|
Kıbrıs’ta çözüm ve kalıcı barışı kendimi bildim bileli isterim.
2 Aralık 1951 doğumluyum.
Bir ay sonra yaşamımda bir yılı daha geride bırakacağım.
Henüz küçük bir çocukken eskilerin “EOKA” olayları dediği 1955-1958 dönemini anımsarım.
“Rumlar Büyük Kaymaklı’dan saldırıyor” diye seslenişle taşı, sopayı, kürek sapını kapan o tarafa koşardı. Panik yansıması o hareketler çocuk belleğime korkuyla karışık yazılmıştı.
Kıbrıs Cumhuriyet’nin kurulmasıyla ilgili hiç bir şey hatırlamam.
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşunu coşkuyla karşılamamıştık ama Türk Silahlı Kuvvetleri Alayı Mağusa’da karaya çıkıp Lefkoşa’nın batısındaki kampına gidene kadar yolların Kıbrıslı Türkler tarafından nasıl tutulduğunu çok iyi anımsarım.
Biz de Girne Kapısına yakın bir yerde askerlerin araçlar içine geçişini izlemiştik.
* * *
Rahmetli Ablam 1961-1962 Öğretim yılında Lefkara’da geçici öğretmenlik yapmıştı. Ben de onunla birlikteydim. KTKA’nın ilk komutanı Kurmay Albay Turgut Sunalp, köyleri gezerdi. Lefkara’ya da gelmişti. Lefkara’nın genel görünümünde Türk bayrağının fark edilir olmadığını görüp, “Ben size kocaman bir bayrak direği göndereyim. Köye uzaktan bakanlar bile Lefkara’da Türk olduğunu anlasın” demiş ve sözünde durarak, “Minare kadar uzun” solinadan bir bayrak direği yollamıştı.
Kıbrıs Cumhuriyeti daha doğarken ortak sahiplenme yerine milliyetçilik gücü elinde tutanlar tarafından beslenmişti.
* * *
Kıbrıs Cumhuriyeti cami avlusuna bırakılmış “sahipsiz” çocuk gibiydi.
Bırakın EOKA ve TMT kadrolarını Kıbrıs Cumhriyeti’ne sahip çıkması gereken en yetkili insanların aklında ya ENOSİS ya TAKSİM vardı.
Böyle olunca da Kıbrıs Cumhuriyeti anayasal kimliğiyle ancak üç yıl yaşayabildi.
21 Aralık 1963 akşamı Tahtakale’de kıvılcım nitelikli olaylar yangına dönüştü. Ada o zaman ikiye bölünmedi ama Kıbrıslı Türklerle, Kıbrıslı Rumlar bir birinden koptu ya da koparıldı.
Kuşkusuz 1963 olaylarına gelene kadar Kıbrıslı Türklerle, Kıbrıslı Rumlar arasında her şey “ballı börek” tadında değildi. Ama en azında koşullar iyi değerlendirilse adaya birlikte sahip çıkılacak iyi komşuluklar vardı.
Bizler K. Kaymaklı’dan çok soğuk bir Aralık gecesinde neredeyse yalın ayak kaçtık Hamitköy’e.
Şimdiki Göçmenköy o yıllarda yoktu. 1966’da yer odaları denilen tek katlı evler yapıldığı zaman oranın adı Göçmen evleriydi. Ve annem ve babamla birlikte Göçmen evlerine ilk yerleşen aileydik.
Neden ilk aileydik? Çünkü 1964’de 1966’da göçmen evlerine taşınana kadar Ortaköy’de banyo, tuvaleti bir yana bırakın suyu bile olmayan bir küçük dükkanda yaşamıştık.
Lise bire başlarken mücahit yazıldım.
Gündüz okul, gece nöbet...
1974 Haziran’ında Öğretmen Koleji’nden ilkokul öğretmeni olarak mezun oldum. Sınıfımız 13 kişilikti. On üç rakamının uğursuzluğu mu ne, sınıf arkadaşımız Gönyelili Osman Benli, 20 Temmuz 1974 sabahı Türkiye adaya müdahale ettikten sonra Girne Dağları’nda şehit oldu.
Bunları hayat hikayemi anlatmak için yazmıyorum. Bu yazdıklarım bugün altmışlı yaşlarında olan kuşağa kadar herkesin yaşadıkları.
* * *
Geçenlerde Alman Sosyal Demokrat Partisi’nden üçü parlamenter dört kişilik bir heyetle görüşmüştüm.
Onlara da bunları kısaca anlattım öteki sorularına da yanıt verirken.
... Ve şu soruyu sordum: “ İnsanların mülkiyet hakkına saygım sonsuz. Rumların, kuzeydeki, Türklerin güneydeki malları yerinde duruyor. Bir biçimde karşılığının ödenme koşulları doğacak. Peki ben ve benim gibi hayatının en güzel yılları neredeyse yaşanmadan, acılarla, korkuda geride kalan insanların yitik yıllarını bedeli nasıl ve kimin tarafından ödenecek?”
Karşımdakiler de insandı. Beni çok iyi anlamışlardı.
Ama ben onlarla konuşurken fark ettim ki öfkemin tepkimin en büyük kısmı bizi yönetenlere.
Dünden bugüne bizi yani Kıbrıs Türkü’nü yönetenler Kıbrıs Türk insanının kendi kendini yönetme hakkı dahil tüm temel haklarına laf ola inandı...
Kendi kimliğimize, kişiliğimize, haklarımıza sahip çıkmayı Türkiye’ye karşı ayıptan öte hakaret saydık.
Öyle olduğu içindir ki ne istemediğimizi çok iyi bildik ama ne istediğimizi bugün dahil hiç bir zaman bilmedik.
Bu satırları yazarken radyoda UBP Lefkoşa Milletvekili ve yakın gelecekteki kurultayda Genel Başkan Adayı Tahsin Ertuğruloğlu’nu dinliyorum. Ertuğruloğlu, bir soruyu yanıtlarken şunları söyledi: “ Uzun yıllar dışişleri bakanlığı görevinde de bulundum. O dönemde de çok açık olarak seslendirdim, biz ne istemediğimizi biliyoruz da ne istediğimizi ortaya koyamıyoruz. Yıllar öncesinden KIBRIS YUNAN OLAMAZ, dedik. Peki KIBRIS YUNAN OLAMAZ da ne olur?”
* * *
2004 başında bugüne Kuzey Kıbrıs’ta siyasi erkin tüm önemli görevleri CTP’nin elindedir.
Geçenlerde bir törende protokolün merkez noktasına baktım. Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, CTP’li.
Meclis Başkanı Fatma Ekenoğlu, CTP’li.
Başbakan Ferdi Sabit Soyer, CTP’li.
Elli milletvekilinden oluşan Meclis’in yarısı CTP’li.
Hükümetin de Yüzde yetmişi CTP’nin elinde.
... Ve radyo programına katılan köylü bir vatandaş Kıbrıs ağzıyla, “ Vallahi efendi belli oldu ki dünküler da bugünküler da aynı. Hepsi Ankara’ya bakar, orası ne dersa o olur” diyor.
Böyle diyen vatandaş %100 doğruyu mu söylüyor. %100 doğru söylemiyor ama %100 yanlış da değil söylediği.
Vatandaştan sonra Tahsin Ertuğruloğlu, futboldan bir benzetmeyle aldığı pası iyi değerlendirip ekliyor: “ Geçmişte bu kafadaki Rumlarla çözüm olmaz dediğimiz zaman bizi barış karşıtlığıyla suçlayanlar şimdi Padopulos’u bizim kelimelerimizle eleştiriyor. Muhalefeteyken CTP ne diyordu bu gün ne yapıyor? Bunu görmek gerek.”
* * *
Talat, Brüksel, Dışişleri Bakanı Avcı da Helsinki yolcusu. Buralara gideceğiz da, Türkiye – AB ilişiklerinde tren kazasının olmaması dışında biz kendimiz için somut olarak ne istiyoruz?
|