|
Hani ‘Muz Cumhuriyeti’ diye bir laf vardır. Biz de sık sık Kuzey Kıbrıs için aynı lafı kullanmışızdır.
Uyduruktan devletler için söylenmiş sözlerden biridir.
Devletmiş gibi duran ama devletlikle hiçbir ilgisi olmayan yapılar için...
Tabii Türkiye için bu lafı kullanmak mümkün değil. Türkiye koskoca bir imparatorluğun küllerinden doğmuş, o mirasın üzerine oturmuş, bazı köklü kurumlarıyla, gelenekleriyle kültürüyle o mirasın önemli bir bölümünü devraldığını beyan etmiş ve dünyada hatırı sayılır bir ağırlığı olan bir ülke.
Tabii ki muz cumhuriyeti değil.
Kuşkusuz bir cumhuriyet.
Yani, cumhuriyet için yapılan en klasik tanımlardan biri olan, “Halkın kendi kendini yönettiği, bunun için özgür, demokratik seçim mekanizmalarının işlediği yönetim biçimi” tanımına uyan haliyle bir cumhuriyet.
Buraya kadar kimsenin bu konuda bir kuşkusu yok. Bu konuda tartışma da yok.
“Ama nasıl bir cumhuriyet?” sorusu gündeme gelince işler karışıyor.
İşlerin karışmasının temel nedeni bu sorunun daha işin başından sorulmamış olmasından kaynaklanıyor.
İşin başından bu soruların sorulmaması ve sorulması gereken sorulardan kaynaklanan sorunların da bir çözüme kavuşturulmaması nedeniyle Türkiye, evet, bir cumhuriyet olarak kuruldu ve öyle de devam ediyor.
Yalnız bu cumhuriyetin nasıl bir cumhuriyet olduğu ya da olacağı konusunda ortak bir görüş, bir uzlaşma bulunmuyor.
Ortada hakim bir iradenin dayattığı bazı ilkeler var ve bu irade ve onu sahiplenen odaklar bu ilkelerin tartışılmasına bile razı değiller.
Bu arada Türkiye’nin sorulmayan soruları ve çözülmeyen sorunları nedeniyle dertleri artıyor. Sıkıntılar krize dönüşüyor. Krizler darbelere, muhtıralara, gece yarısı darbe havası kokan bildirilere, dayatmalara vb. yol açıyor.
Sonunda gelinen nokta ortada.
Türkiye ne zamandır darbe ortamında. Aslında askeri darbeler ve müdahaleler nedeniyle Türkiye hiçbir zaman bu meselelerini çözememiş sorunlu bir ülke görünümünden kurtulamıyor ama, gelinen son noktada tıkanma had safhada. Kriz artık üzeri örtülemez, sorunlar halının altına süpürülemez bir hal almış durumda.
Artık yolun sonuna gelinmiş gibi görünüyor.
Özellikle AKP’ye yönelik kapatma davası bu süreci tetikleyen bir gelişmeydi.
Bir yandan da türbana özgürlük sağlanması için yapılan anayasa değişikliklerinin Anayasa Mahkemesi tarafından anayasaya aytkırı bir şekilde ( Komik ama gerçek!) iptal edilmesiyle kriz katmerli hale geldi.
Rejim tam anlamıyla bir bunalımda. Bürokrasi bu kez askerleri değil, yargıyı kullanarak Türkiye’nin meselelerinin gündeme gelmesini engellemeye çalışıyor.
Hani o tartışılmaz ilkeler dedikleri ilkelerin artık tartışılması gerektiğini, bazılarını günümüz şartlarında yeniden değerlendirmenin kaçınılmaz olduğu gerçeğini örtbas etmek için yoğun bir çaba var.
Sanki bu son çaba yolun da sonuna gelindiğini gösteriyor.
Türkiye bu nedenle hep sorunlarını erteledi. Basiretsiz yöneticiler ve halktan aldıkları desteği, sorunları çözmek yolunda cesurca kullanmak yerine günlük çıkarlar peşinde koşan, iktidar hırsından gözü dönmüş çapsız politikacılar yüzünden Türkiye hep içinden çıkılması zor meselelerle karşı karşıya kaldı.
Muz cumhuriyeti olmadı ama, “Ayıkla pirincin taşını cumhuriyeti” olmayı başardı.
Son günlerde batı medyasında Türkiye hakkında çıkan yazılara bakarsanız bu durumu açık-seçik görebilirsiniz.
Onlar da aynı durumu görmüş ve meselenin can alıcı noktasını yakalamış durumdalar.
Türkiye ne gücünü, ne olanaklarını ne de dostlarını biliyor.
Gücüne inanmıyor. Çünkü cumhuriyetten bu yana ülkeyi yöneten beceriksizler sürüsü hep bu fikri işledi. Hep, “Türkiye’nin şuna, buna imkanı yok” lafları ile büyüdük.
Olanaklarını ise anlamak bile istemediler. Bugün uluslararası toplum Türkiye’nin olanaklarını Türkiye’yi yönetenlerden daha iyi biliyor.
Türkiye’yi pençesine alan militarist zihniyeti ayakta tutan tek şey oldu. Korku. “Türkiye’nin hiç dostu yok. Her tarafı düşmanla çevrili. Üstelikj içerde farklı olduklarını söyleyen hainler var” lafı şimdi bile kendisine uygar, batıcı diyen bazı aydınların dahi ağzından düşmüyor.
Kimi bunu nostaljik bir sol jargonla, kimi milliyetçi, faşizan yaklaşımlarla söylüyor.
İkisi de aynı kapıya çıkıyor. İki kesim de devlete bu anlayış çerçevesinde hakim olan zihniyetin ekmeğine yağ sürüyor. O gücün iktidarının devamına imkan tanıyor.
Şimdi gelinen noktada, Anayasa Mahkemesi son kararı ile Meclis’in yetkilerini bir anlamda devralmış bulunuyor.
Evet bu bir anlamda milli iradeye yönelik bir saldırıdır. Cumhuriyetin en temel ilkesi bu anlamda askıya alınmıştır.
Meclis anayasa ve yasa yapamaz hale getirilmiştir.
Bu bir rejim çıkmazıdır. Böyle bir çıkmazdan ancak çıkmaza neden olan ilkeler, yapılar, anlayışlar değiştirilerek ve yepyeni sivil ve demokratik bir anayasa yapılarak çıkılabilir. Sorunların temelinde 12 Eylük darbe anayasasının bulunduğu gerçeği daha fazla gözardı edilemez.
Buna rağmen siyasi parti liderlerine bakarsanız büyük bir hayal kırıklığı yaşarsınız. Onlar, “meseleyi yine halının altına süpürüp gözden uzaklaştırırsak nasılsa bu da unutulur, biz de aynen devam ederiz” havasındalar.
Bu nedenle de Türkiye, “Ayıkla pirincin taşını cumhuriyeti” olmayı sürdürmek istiyor görüntüsünde.
Peki ama nereye kadar?
|