|
Geçenlerde Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın birkaç gazeteciye yaptığı açıklama Ankara’da heyecan yarattı.
Ama dikkat edin, sadece ‘Ankara’da’ demeye özen gösteriyorum.
Sadece Ankara’da ve İstanbul medyasında heyecan yarattı.
Çünkü ‘heyecan’ bir bardak suda fırtına kopartarak kendi yarattığı sanal fırtınaları heyecanlı haber haline dönüştürdüğünü zanneden ‘simyacı’ medyamız için geçerli.
Yoksa ortada bir sürprizin falan olmadığını zaten hepbirlikte gördük. Böyle giderse daha da göreceğiz.
Mesele şu: Genelkurmay Başkanı’nın bu açıklamasını her gazete devletçi reflekslerini ve hayal gücünü kullanarak bir sonuç çıkardı.
Kimi bu sürprizi PKK’nın bazı liderlerinin yakalandığı şeklinde yorumladı. Kimi örgütün son hava saldırıları ile bir yıkım sürecine girdiği için İran’a doğru kaçmaya başladığı şeklinde değerlendirdi. Kimi de yine bu doğrultuda ortada dolaşan afaki temennilere atıf yaparak Genelkurmay Başkanı’nın falçılığı teşvik edercesine ortaya attığı söylentiye destek vermekte bir sakınca görmedi.
Sonra yine bir gece yarısı, tıpkı 27 Nisan 2007 muhtırasında ve diğer birçok açıklamada olduğu gibi Genelkurmay’ın internet sitesinde yapılan bir açıklamayı okuduk.
Bu açıklamada PKK’nın lider kadrosundan bir ismin, Cemil Bayık’ın beraberinde 200 PKK militanı ile birlikte İran’a doğru kaçtığı belirtiliyordu.
Açıklamada ayrıca PKK güçlerinin Şemdinli civarındaki bir sınır karakoluna baskın yaptığı ve az sayıda asker ve çok sayıda PKK militanının bu çatışmalar sırasında öldüğü ama PKK’lıların yardıma gelen savaş uçakları ve helikopterlerler sayesinde püskürtüldükleri belirtiliyordu.
Sürpriz bu muydu? Ya da hangisiydi?
Bayık’ın İran’a geçmesi miydi? PKK’nın tam da büyük bir sürprizin beklendiği bir günün gecesinde çok sayıda militanla bir sınır karakoluna organize bir baskın düzenlemesi miydi?
PKK’nin ve bölgedeki tarafsız güçlerin yaptığı açıklamalara bakılırsa sürpriz PKK’nın baskını olmuştu. Yine bu kaynakların iddialarına göre ölen asker sayısı askeri kaynakların açıkladığı 6 ölü ile sınırlı değil çok daha fazlaydı.
Bu açıklamalarda Bayık’ın ya da herhangi bir PKK liderinin de bir yere gitmediği ifade ediliyordu.
Peki durum buysa Genelkurmay başkanı niçin böyle bir yola tevessül etmişti.
Bu kaynaklara ve ortaya çıkan gerçekler bakılırsa tek bir amaç olabilirdi, psikolojik propaganda.
Tabii aslında bir genelkurmay başkanına bu yolda açıklamalar yapmak da çok yakışmıyor. Eğer gerçekten savaşla ilgili önemli gelişmeler olmuşsa bunların normal yollardan kamuoyuna duyurulması, dedikoduvari yöntemlere başvurulmaması gerekmez mi? Devlet ciddiyeti de bunu gerektirmez mi?
Kaldı ki bu yolla bu meselenin çözülmesi de mümkün görünmüyor.
Çünkü meselenin çözülmesi için bu gibi gelişmelere bel bağlamak gerçekçi değil. Savaşa son vermenin, Kürt meselesinde çözüm geliştirmenin yolu bazı PKK liderlerin kaçmasına, öldürülmesine ya da teslim alınmasına bel bağlamaktan geçmiyor.
Meselenin kökenine inmek lazım.
PKK ile yapılan savaşın kazanıldığını varsaysak bile bu meselenin bu anlayışla çözülmesi mümkün değil. 1999-2004 yılları arasında da PKK ile yapılan savaşta silahlı kuvvetlerin PKK’yı yendiği söylendi. Hatta PKK lideri ABD tarafından yakalıp Türkiye’ye teslim edildi. Lideri teslim edilp İmralı’da ömür boyu hapis cezasına mahkum edildiği halde, örgüt
lidersiz kaldığı halde PKK varlığını sürdürdü ve bildiğimiz gibi 2004 yılından itibaren de yeniden savaşa başladı.
Öyleyse mesele ne liderler ne de PKK’nın örgüt olarak varlığını sürdürüp sürmemesi değil.
Mesele bir bütün olarak Kürt meselesine yaklaşmakla ilgili.
Me yazık ki mesele israrla, özellikle de AKP iktidarının Kürt meselesini askere havale etmesiyle bir güvenlik meselesi olarak görülmek isteniyor.
Şimdi özellikle de Kuzey Irak Kürt yönetimi işle girşilen ilişkiler dolayısıyla yine “Kürt meselesinde yeni bir döneme giriliyor” şeklinde açıklamalarf işitiyoruz.
Hükümet yetkilileri meselenin ekonomik, sosyal boyutları olduğunu da söylüyor. Ama ceseret edip bu meselenin bir kimlik ve özgürlükler boyutu olduğunu, siyasi boyutu olduğunu açıklıyamıyor.
Mesele ne sadece ekonomik tedbirlerle çözülebilir ne de bazı yarım yamalak sosyal tedbirlerle bir yere varılabilir.
Türkiye’nin binbir pazarlıkla ve ABD’nin yönlendirmesi sonucu Kuzey Irak Kürtleri ile, o da kendi istediği doğrultuda, üstelik de PKK’ya tavır almaları şartıyla temas kurması da sorunu çözmeye yardımcı olacak bir girişim olarak kabul edilemez.
Türkiye aslında ne kendi vatandaşı olan Kürtlere anadilde eğitim ve diğer kültürel haklarını tanımaya yanaşıyor. Ne de onların özgürce siyaset yapmalarına olanak tanıyor.
Sınır ötesindeki Kürtlerin de kendilerini yönetecek bir yapı kurmalarına müsaade etmeyeceğini, ancak Türkiye’nin göstereceği doğrultuda onlarla işbirliği yapılabileceği belirtiliyor.
Türkiye Kürtleri adam yerine koymayı değil şartlar öyle gerektirdiği için ve ABD dayattığı için Kürtlerle diyalog kurmayı, -O da Türkiye’nin belirlediği çerçeveler içinde- kabulleniyor, o kadar.
İçerde PKK’yı savaş yoluyla bitirmeye yönelik çabaların başarısız olduğu ve önümüzdeki dönem de başarısız olacağı görülüyor. Kaldı ki silah zoruyla PKK etkisizleştirilse bile meselenin çözülmüş olmayacağını bugün Türkiye’de aklı başında olan herkes biliyor.
Dışarda, Kuzey Irak Kürtlerine yönelik bu zoraki diyaloga yönelme sürecinden ise bir sonuç çıkabilir mi?
Trübünlere oynayan, sürprizlerle kamuyonu oyalamaya çalışan bürokratlar ve onlara mahkum siyasilerle o da zor görünüyor.
Demek ki Türkiye’nin girdiği söylenen yeni dönem zor bir dönem olacak.
Her zamanki gibi...
|