Mütevazi bir aileden gelen Britanyalı bir siyasetçidir. 1924 ve 1929 tarihlerinde iki kez Britanya’nın başbakanı olmuştur. İşçi Partisi’nin ilk başbakanıdır. Britanya siyasal tarihine ilişkin hemen her kaynakta bulabileceğiniz türden bir tarih anlatısına örnektir bunlar. Diğer yandan, son 20 yıldır yazanların değil yaşayanların tarihine vurgu yapan yeni bir anlayışın yaygınlaştığına tanık oluyoruz. Biyografik tarihi romanlar, kişilerin deneyimlerini önplana çıkaran “tarihe tanıklık” sanat çalışmaları bu yeni anlayışın önemli örnekleri olarak karşımıza çıkıyor.
Örneğin, MacDonald’ın kızı Susan’ın küçük bir çoçukken babasıyla birlikte katıldığı resmi bir gezinin görüntülerini Hackney’de küçük bir dükkana getirip emanet ettiğini hangi kitap yazar. Bu dükkanın 20 yıl önce bir Kıbrıslı tarafından şekerci dükkanı olarak açıldığını ama zaman içerisinde sahibinin dinmek bilmez sinema aşkıyla küçük bir sinema müzesine dönüştüğünü. Bu aşkın 1970’lerin sonunda Mustafa Hasan’ın Türkiye’den getirdiği filmleri gösterdiği Rio sinemasında başladığını. Geçtiğimiz Pazar günü Stoke Newington’daki Rio Sineması’nda özel gösterimi yapılan “Acı ve Tatlı Sinema Hakkında Herşey” isimli belgeseli izleyenler dışında kuşkusuz çok az insan bu tarihten haberdar. Dolayısıyla, bu belgeseli bu yeni tarih algısının göçle ilgili güzel bir örneği olarak görmek mümkün.
Melih Kançelik tarafından hazırlanan belgesel Kıbrıslı Ümit Mesut’un Lower Clapton’daki küçük şekerci dükkanından dijital teknolojiler ve sinemanın büyüsüne ilişkin tartışmaya kamera tutuyor. Kançelik’in ifadesiyle “içinde yaşadığımız bu büyük karanlıkta bir ışık” olan sinemanın geleceğine ilişkin kaygılar tartışılıyor. Ümit Mesut’un “eski” sinemaya olan tutkusuyla küçük bir sinema müzesine dönüşen bu dükkanın müdavimlerinden senarist Tony Grisoni ve eski boksör Sylvvester Mittee gibi Hackneyli ünlü simalar da belgeselde yer alıyor ve tartışma genişliyor
Belgeselin işaret ettiği bir diğer önemli noktaysa dükkana hayran kalan kimi müşterilerin “niye Camden’a ya da Soho’ya taşınmıyorsun” sorularına Ümit Mesut’un “Ben Hackneyli bir delikanlıyım” diyerek cevaplamasında gizli. Göçmen bir ailenin çocuğu olarak “entegre” olmuş mudur bilemem ama verdiği cevaba bakılırsa Ümit Mesut çoktan “yerelleşmiş.” Ve yerelleştiği Hackney’de aşk duyarak uğraştığı hobisiyle MacDonald’ın kızı Susan, Tony, Sylvvester ve Melih gibi onlarca Hackneyliyi de etkilemiş ve bir araya getirmiş. Bu bir araya geliş Hackney’in bambaşka bir tarihe ışık tutmuş. O küçük dükkanın yerelliğinden sinemanın evrenselliğine erişmiş.
Demem o ki, günümüz göçmen yaşamına bakarken göçle ilişkin tartışmalara egemen olan negatif dili bir kenara bırakıp, göçmenin yerelleştiği bu pozitif deneyimlere odaklanmak gerek. İşte bu gibi sanat çalışmaları bir şekilde doğduğu topraktan uzaklara savrulmuş göçmenin yaşadığı toplumu yeniden yurtlaştırma çabasının ürünleri olarak gördüğümüzde “entegrasyon” adına asıl desteklenmesi gerekenlere de işaret etmiş oluyoruz. Bu minvalde anılması gereken bir başka etkinlik ise bir diğer Hackneyli Elif Cenar’ın 14 Haziran başlayacak “Oynamak İstediğim Tek Kir Kil” seramik sergisi. Göç yolculuğunun hayat yolculuğuna dair olduğu fikri etrafından onlarca göçmenin seramikten ayak izlerini çıkaran Cenar, tüm bu göç hikayelerini Turna kuşunun göçebeliğiyle birleştiriyor sergisinde.
Arcola Ala-Turca Tiyatrosu’ndan bir arkadaşın anısı tüm bu yazılanları özetliyor. İngiltere’de doğmuş büyümüş bir Türkiyeli gencin Türkiye-İngiltere arasındaki futbol maçından endişe etmesine gerek yok aslında. Sonuçta maçın skoru ne olursa olsun kazanan kendisi olacak. “Acı ve Tatlı” göç hakkındaki bu hikayelere bakınca bizim sanatın Londra’da yeşermesi ve yerelleşmesiyle hayatı başka türlü yaşamanın da mümkün olduğunu göreceğimizi düşünüyorum. |