|
Şimdi hep o istediğim yerdeydim.
Yakıcı yollarda son sürat gidiyordum.
Asfalt ıslak bir manto giymişti sırtına.
O kuru ovadan geçiyordum.
Mekan, meydan okuyordu.
Hava kapalı, bulutlar çökmüş ama gri değildi dünyalarımız.
Ne de olsa buralarının havası ve suyu farklıydı.
Doğduğumuz topraklardı.
Ufuk çizgisi tanıdıktı.
Bilmesek bile hissedebiliyorduk.
Kendimizden bir parçaydı.
Üzerimizde yoğun bir sessizlik ve kulaklarımızda rüzgarın uğultusu vardı!
Mağusa-Lefkoşa yolunda seyri alemdeydik.
Bitmek bilmeyen bir yoldaydık.
Sağımızda ve solumuzda efsane Mesarya ovası!
Bizi denizden koparan bir parça...
Bir dili olsa da konuşsa!
Ah bir dili olsa da konuşsa...
Anlatmaya yetmezdi asırlar, bildiklerini.
Suya hasret yağmura duacı bir kaderi vardı.
Toprağında kendini ısbatlamaya çalışan küçük çocuklar yetiştiriyordu.
Başak tarlaları salınarak anlatmaya çalışıyordu gördüklerini, bildiklerini ve hayallerini.
Sarıya bulanmış bir yeşillikle hapsediyordu sizi kendisine.
Adeta beş dakika sonrasına gebe kalıyordunuz.
Her an birşeyler doğuyordu yaşamınıza.
Güne muhakkak yeni gözlerle bakıyordunuz Mesarya yanınızdan süzülürken.
Hülyalara dalıyordunuz.
Kaybettiklerinizi buluyordunuz.
Yol akıp gidiyordu.
Zaman geçiyordu.
Bir bir topluyordunuz düşürdüklerinizi.
Havada kanat çırpan bir kuş büyüyordu.
Bense onun büyümüşlüğüne dalıp gidiyordum.
Derken önümden kuş sürüleri geçiyordu.
Mesarya boylu boyunca uzanıyordu.
Yalnızlığın en özlenen yanı, camda bıraktığım iz kayboluyordu.
Buğusu yitiyordu bazen yaşamın.
Gizemlilik dağların ardında kalıyordu.
Gerçek, saldırıya geçiyordu.
Biz de farkında olmadan demir zırhlarla kuşanıyorduk ve savaşıyorduk.
O kuru ova can buluyordu bir şekilde.
Kan gibi birşey hayat veriyordu sanki.
İster istemez başak tarlalarına karışıyorduk.
Hatta başaklardan biri oluveriyorduk.
Radyoda çalan popüler müzik önemini yitiriyordu.
Oturduğumuz koltuğu unutuyorduk.
Bize bu duyguları hissetirecek kalem kendiliğinden akıp gidiyordu.
Bir yerlerde birşeyler çalıyordu yalnızca ve kulaklarımızda belli belirsiz sesi çınlıyordu.
Otobüsün kirli camları bile gözümüzün ardına saklanıyordu.
Dağların ardında bekleyenler ise bir bir yuvarlanıyordu önümüze.
Yalnızlık yavaşlayıp susuyordu.
Sessizlik hakimiyet kurmaya çalışıyordu.
Kare kare kalıplar halindeki samanların sarılığı, bizim oraların deyişiyle 'bala'ların rengi huzur veriyordu.
Mesarya gülümsüyordu.
Başaklar göz kırpıyordu.
O bitmek bilmeyen yol kısalıyordu.
Gün biraz daha kendini gösteriyordu.
Güneş göz kırpan bir çocuk gibi büyüyordu.
Maviyle sarı dans ediyordu.
Biz de Mağusa-Lefkoşa arasında bir yerlerde gidip geliyorduk.
Sadece yağmura hasret yaşıyorduk yol ayrımında.
|