|
Hiç bir acı sonsuza dek sürmez...
Daha doğrusu hiç birşey sonsuza dek sürmez!
Zaman geçtikçe veya araya mekan girdikçe acı azalır...
Başka bir şekle dönüşür, sonra da kendini unutturur.
“Acı, acıttığı sürece acıdır!”
Geçen Pazar gecesi izlediğim bir dizinin en can alıcı sahnelerinin birinde sarfedilmişti bu söz.
Bir mıh gibi beynime çakılıp kaldı oracıkta.
Sözün bende açtığı sayfalar binlerceydi.
O sayfalar yığınla sözcüğü, anlamlandıramadığım şekli barındırıyordu!
İçinden çıkılması güç bir labirent gibi görünüyordu.
Fakat öyle veya böyle her sayfanın sonu aynı noktaya varıyordu.
Ya da vardırıyordu!
Sayfa çevrildi mi, yeni sayfalarda kulaçlar atılmaya başlanıyordu.
Anlayacağınız sayısız yol vardı...
Sonra bu yollar gün geldiğinde aynı yerde kesişiyordu.
Derken yollar yeniden ayrılıyordu...
Sonra yeniden birleşiyordu.
Acı da, hayatımızdaki yollardan biriydi.
Usulca gelip sokuluyordu.
Bazen de bir hançer gibi saplanıyordu görünmez hücrelerimize.
Yiyordu ama bitiremiyordu bizi.
Gelip geçiyordu...
Yeniden gelmek için geçiyordu...
Elbette geçerken kolay olmuyordu hiç birşey!
Ardında virane bir kent bırakmıyor muydu?
Evet bırakıyordu.
Ya da tahrip etmiyor muydu?
Ediyordu elbet...
Lakin gelip geçiyordu.
Acı, acıtıyordu.
Sonra gitti mi, acı da gidiyordu.
O toz duman, o kar fırtınası birden duruluyordu.
Önce sessizlik.
Sonra hayat normal seyrinde akmaya başlıyordu.
Unutuluyordu.
Birşeyler veya birileri unutturuyordu!
Zaten sonsuza kadar ne sürüyordu ki!
Evet, acı acıttığı sürece acıydı.
Gerisi boştu.
Acı geçti mi, herşey hiç yaşanmamış gibi akıp gidiyordu.
Bazen ayaklarımızın altı yanıyordu.
Ateş kütleleri vardı karşıya varmamız için üzerine basmamız gereken.
Cayır cayır yanan veya köz halinde olan ateşe basmak kaçınılmazdı!
O acı karşıya geçinceye kadar yaşanmalıydı.
Bir anlıktı belki ama yaşanırken ömür boyu sürecekmiş gibi geliyordu.
Karşıya iki adımlık bir mesafe kalmış olsa da, sanki varmak istediğiniz yer kilometrelerce uzakta duruyordu.
Acı daha da büyüyordu.
Acı, kat kat acı kuşanıyordu.
Ayaklarımızın altı yanarken, nefesimiz kesiliyordu.
Derken öte tarafa geçiliyordu.
Ve acı hafifliyordu.
Bir kaç gün geçtikten sonra hiç bitmeyecek sanılan “acı” da bitiyordu.
Bütün mesele “öte”ye geçmekteydi.
Öteye geçmek zordu, biliyorum.
Hatta kimi zaman öteyi görmek bile imkansızdı...
Ama maarifet öteye varmaktaydı.
Varıncaya kadar acının adı, tadı, şekli şemali baskın bir karakter gibi hayatımızda hükmetmekteydi.
Süresi dolduktan sonra “acı” hükümlerini hayatımızdan çekmekteydi.
Tıpkı hayal dünyalarıyla kuşanmış ama gerçek hayatın tablolarını önümüze seren dizide söylendiği gibi.
Acı, acıttığı sürece acıydı!
Bir kaç gün geçti mi, ortalık güllük gülistanlık oluveriyordu.
Herşey eskisi gibi olmuyordu belki...
İnsanlar, eşyalar, aklınıza gelebilecek herşey farklı noktalarda duruyordu belki...
Fakat acının geçmesiyle acı bitiyordu!
Acı, acıttığı sürece acıtıyordu.
|