|
Önce bir bilmeceydi herşey.
Sonrasını tahmin etmek güçtü.
Sisli perdeler yoktu ama kavurucu bir sıcak vardı insanın içini yakan.
Cayır cayır!
Yaşamak fiili ateşler arasında kalıyordu.
Kurtulma telaşı hakimdi dört bir yanda.
Düşünce kaldırmıyordu hiç birşey, hayata tutunmaktan başka!
Yıldırımlar yağıyor, şimşekler çakıyordu.
Savaşma içgüdüsü sağanak halindeydi.
Yine bir ışık, bir pencere, açık bir kapı olabilirdi yolun sonunda.
Ama bu kez her şey gerçek bir bilmece gibiydi.
Yağmalanan şehirler arasından geçip bir yerlere ulaşılıyordu.
Ulaşılıyordu ulaşılmasına da aydınlıkta karanlık haller yaşanıyordu kimi zaman.
Suretler farklıydı.
Aitlik kavramı yılan hikayesine karıştığı an bocalamalar başlıyordu.
Tanıdıklarınız birer yabancı olabiliyordu.
Hatta aynada akseden yüzünüz bile farklı gelebiliyordu size.
Çizglerinize dokunduğunuz zaman elleriniz hissedemeyebiliyordu.
Kendinize uzak olduğunuzdan değil, bilmecenin başkahramanı olduğunuzdandı bu farklılık.
Kahramanlar ihtişamlı yaşayıp hüzünle yok olurlardı.
Geriye neyin kaldığı bilinmezdi.
Ama geriye birşeylerin kalması bir kuraldı.
Bu kural boğucuydu!
Yorucuydu...
Yalnızlaştırıcıydı.
Kahraman olmak fikri ürkütücüydü.
Bu yüzden beyaz bir güvercinin kanatlarında dinmeyen çırpınışlar vardı.
Ne çırpınışlar ama...
Gerildikçe kanatlar bilmeceler çözülüveriyordu.
Efsanelerin sıradanlaştığı anlardı bunlar.
Masalın nasıl biteceği merakı ikiye katlanıyordu.
Köşe başlarından duyulmaya başlıyordu çırpınma sesleri.
Sesler yaklaştıkça toz duman arasında kalıveriyordunuz.
Toza ve duman abulanmak.
Kendinizden çıkmak!
Böyle de yaşanmazdı ki!
Hatıralara sığdırılmamış gri beyaz sis günleri, hep es geçiliyordu.
Azıcık ucundan tutmaya çalışsanız yönünüzü siyaha çeviriyordu.
Göz gözü görmesin diye...
Gönül anımsamasın diye.
Oysa o acıların hepsi çekilmişti.
Yaşanmıştı bir bir.
Talihsiz olanlar gerilerde kalıyordu.
Yerinde durmuyordu bir saniye önceki akreple yelkovan.
Bilmecelerin bir cevabı vardı...
Maarifet çözmekten geçiyordu.
Çözebilmek yetisi önemliydi.
‹nsan bunu öğrenebiliyordu.
Zaten kuş kanatı çırpındıkça herşey saçılıyordu ortaya.
Ne varsa dökülüyordu.
Yığınla saadet, gözyaşıyla çarpışıyordu.
Siyaha gerek yoktu.
Kim kimin gözünü kapatabilir ki?
Herkes görmek istediğini görüyordu nasıl olsa!
Taş duvarlar bir yerden sonra işlevlerini yitiriyordu.
Gölgesinde dinlenmek, ötesine geçmek kavramları dahi ağıza alınmıyordu.
Gözünüzü diktiğiniz ufuklarda olabiliyordunuz birden.
Dedim ya önce herşey bir bilmeceydi diye.
Bilmecenin ardından gelenlerdi asıl önemli olan.
Her kanat çırpınışında ortaya saçılacak olanların toplanması yani...
Yaşamın ve hayatta kalmanın ahengi bu!
|