|
LEFKOŞA- Yıl 1963. Aylardan aralık. 21 Aralık akşamı Tahtakale’de patlayan silahlar, çok geçmeden bizim köyümüze, K. Kaymaklı’ya da ulaşmıştı.
Henüz bir ilkokul çocuğuydum. Abilerim lise öğrencisi ya da o zamanki adıyla lise talebesi.
Son zamanlarda eve geliş gidişlerinde bir düzensizlik vardı. O düzensizliğin kaynağının TMT’cilik olduğunu sonradan öğrenmiştim.
Çocuk yüreğimin hiç tanımadığı bir korkuydu yaşadığımız.
Mehmet Şakir’in evimizin köşesinde direğin altına siper alıp brengunla B. Kaymaklı’ya doğru ateş ettiğini hiç unutmam.
24 Aralık 1963 akşamıydı. Çok soğuk bir kış gecesi olduğunu anımsıyorum. Silah sesleri yoğunluk kazanınca daha güvenilir diye karşı komşumuz Kadriye Aba’nın evinin hanay dediğimiz üst katına çıkmıştık. O günkü savunma bilgimizle üst kat daha güvenilirdi.
Gecenin karanlığında delinen duvarlardan geçe geçe sonunda kendimizi Hamitköy’e doğru göç yolunda bulduk.
Üç dört yüz nüfuslu Hamitköy’e binlerce göçmen. Bırakın yatacak yatak, oturacak sandalye yoktu.
Aç susuz kaldık. Çadırlarda barındık.
Göçmenliğin ne olduğunu yaşayarak öğrendik. Tuvaletsiz bir odada yıllarca yaşadık.
* * *
Lise birinci sınıfa giderken mücahit olduk. Akşam nöbet tuttuk, sabah uykusuz gözlerle okula gittik.
Neticede yaptığımız bir vatan göreviydi. Bu görevin karşılığı ne olur diye hiç düşünmeden nöbet tuttuk.
Tam terhis olmak için liseyi bitirdikten sonra bir yıl daha mücahitlik yapanlar arasında oldum.
Gençlik yıllarımızın üç küsur yılı mücahitlikte geçti.
Geldik 1974’e... Bu defa seferi kadro olarak savaşa katıldık.
Zorlukları yaşamak, savaşın koşullarında ölümle burun buruna gelmek, insanlar için unutulması mümkün olmayan kader birlikteliği nedenidir.
* * *
1963 sonrası Rum barikatlarını da hatırlarım, Sarayönü’ndeki “süt isteriz” pankartı taşınan mitingleri de....
EOKA’cı Rumların barikatları yaşamla, özgürlükle aramıza konulmuş birer insanlık ayıbıydı.
O barikatları kabullenmek çok zordu. Ama neticede bunları yapan EOKA’cılardı. Bu adada yaşamanın ötesinde müşterekimiz olmamıştı o güne kadar.
“Kimdir be bunlar?” diye öfkeyle sorduğumuz zaman adresi belliydi.
Gün geldi tekerlek tersine döndü. 1974 sonrası bu kez Rum toplumu ağır bir bedel ödedi.
* * *
Kıbrıs Türk toplumu 1974 sonrası çok yeni ve o güne kadar görmediği, tanımadığı olanaklarla tanıştı.
Yokluğu, zorluğu büyük ölçüde adil paylaştırmıştı bize koşullar. 1974 sonrası sıra bazı değerlerin paylaşımına geldiğinde sınıfta kalacağımızın kokularını erken aldık.
Dün Rum’un yaşamla, özgürlükle aramıza koyduğu barikatı 1974 sonrası bizden demekte zorlandığım bir küçük grup karşımıza dikti.
Bu ülkenin en zor koşullarda her türlü özveriyi gösteren insanlarına, onların çoluk çocuğuna her türlü insanlık dışı davranışlar reva görüldü.
Dün kızıp Rum için sorduğumuz “Kimdir be bunlar?” sorusunu insanımıza sorduranlar bu topluma en az EOKA’cı Rumlar kadar hatta daha fazla kötülük yapmışlardır.
* * *
İnsanımız dün nöbet tuttu, savaştı. Savaşın acı yüzünü gördüğümüz için barışın savaşçısı olduk. Ancak barış isteyen kimse, teslim bayrağını çekelim demedi. Hatta koşullar yine aynı noktaya gelirse, insanımız yine mevziye girer.
Ancak vatana yapılan hizmetlerin helalini önleyen uygulamaların sahiplerini çok iyi tanımak ve inadına teşhir etmek de her zaman boynumuzun borcudur.
* * *
Bu satırları yazarken tam bu noktada telefonum çaldı.
Arayan yıllarını eğitime veren bir öğretmen. “Sesimizi ancak sen duyurursun” diyerek yaşadığı sıkıntıları anlatmaya başladı.
Sabırla dinledim. 12 dakika hep konuştu.
Kıbrıs’tan Londra’ya kadar uzanan nutukları boş verin. Kıbrıs’ta bir an önce tedavi edilmesi gereken ciddi bir moral bozukluğu var.
Kıbrıs Türk insanının ezici çoğunluğu için UBP ve Denktaş, güzel günlerin, barışın, çözümün önündeki engeldi. Sandıkları kuruldu... Beyaz bir devrimle UBP da gitti Denktaş da.
Geçmişi çağrıştırmayan politikalar özlendi, istendi.
Çok zor günler yaşamıştı insanımız. Her sıkıntıda zaman tünelinde ta 63’lere hatat daha gerilere gidip neler yaşandığı düşünüyor insanlar.
“Artık yeter, biz da insan gibi yaşayalım” diyor insanlar...
Aman ne olur kimse Londra’dan Kıbrıs’a bakıp insanların sahip olduğu arabalarla, görüntüye yansıyan yaşam “kalitesi” ile yargı yapmasın. Sanırım Kıbrıs Türkü en mutsuz günlerini yaşıyor. Hem de düne göre daha fazla “bolluğa” rağmen.
Neden mi?
Bir... Kıbrıs sorunu çözümden çok uzak.
İki... Yeni liderlik farklı kelimelerle her Allah’ın günü Rum liderliğiyle demeç düellosuna devam ediyor. Güya duvarları yıkmaya çalışanlar bilerek ya da bilmeyerek daha zor yıkılan psikolojik duvarlar örüyorlar iki toplum arasına.
Üç... Günlük hayatta hala daha adalet SIFIR.
Adaletin olmadığı yerde her türlü sahiplenme erozyona uğramaya mahkumdur. Biraz abartılı olacak ama insanımız KKTC’yi ve tüm sembolleri yağma düzeninin, yapanın yanında, tutanın elinde kalma anlayışının sembolleri olarak görüyor.
1963’ün üzerinden dile kolay 43 yıl geçti. Ama tablomuz hiç da iç açıcı değil.
|