|
34 yıl önce, 1974 tarihinde Türkiye Kıbrıs’a 1960 Garantörlük Anlaşmaları haklarını kullanarak bir “Barış Harekâtı” yaptı. 34 yıl sonra bu harekâtin yapıldığı gün olan 20 Temmuzda “şükran” belirtmek için türlü etkinlikler düzenleniyor.
Gerek Kıbrıs’ta gerek yaşadığımız ülke İngiltere’de, gerekse Avustralya v.s. gibi Kıbrıslıtürklerin yoğun olarak yaşadıkları ülkelerde. Her yıl 20 Temmuzda Türkiye Başbakanı veya Cumhurbaşkanı, veya Meclis Başkanı veya hepsi KKTC’ye akın eder ve bu önemli
günde Kıbrıslıtürk siyasileri ile
günün ‘anlam ve ehemmiyetini’ belirten kokteyllere katılırlar! Bu yıl da öyle oldu. Başbakan Erdoğan partisinin ve
Türkiye’nin içinde bulunduğu krize rağmen çıkıp KKTC’ye gitti.
KKTC Londra Temsilciliğinden “Türkiye
Büyükelçiliğine şükran ziyareti”
davetini içeren e-postayı alınca çabucak okuduktan sonra derneğimin komite üyelerine forward yapıp sildim. Üzerinde pek
düşünmedim. Katılmayı ise hiç. Çünkü böyle bir ziyarete katılmak kendime karşı dürüst bir tavır olmayacaktı. Kıbrıslıtürklerin içinde bulunduğu çıkmaza bakarak kime, nasıl şükran belirtebilirim ki? Bu en azından benim için büyük
bir riyakârlık iki yüzlülük, çifte standard olurdu.
Kadın olsam bu günlerde adımın Şükran olmasını hiç istemezdim doğrusu. Çünkü bugünlerde bu söz bende çok olumsuz
hisler çağrıştırıyor. Bugünlerde bu sözü duymaktan tiksiniyorum, utanıyorum.
20 Temmuz 1974 Harekâtını gerektiren darbe Kıbrıslırumlar tarafından 15 Temmuzda yapıldı. Ve Türkiye Cumhuriyeti ABD’nin rızasıyla yapması gerekeni yaptı, ve önceleri
özellikle faşist EOKA karşıtları Kıbrıslırumlar da dahil tüm dünyanın desteğini aldı. Harekât Yunanistan’daki askeri juntanın da sonu oldu.
Sanırım dünyanın hiçbir yerinde aynı topraklar üzerinde yaşayan halklar aynı günü böyle zıt duygularla kutlamıyorlar. Bizim için “kutlama, şükran” günü olan 20 Temmuz, adanın diğer halkı için bir matem havasında kutlanıyor. Belki de Türkiye
asayişi sağladıktan, ve çıkarları için gerekli limanı elde ettikten birkaç
ay içerisinde adada belirli sayıda asker bırakıp gitseydi adanın iki halkı da bu günü aynı duygularla kutlardı. Belki de.
Normal şartlarda şükran duygusu çok güzel bir duygu. Hem o duyguyu
duyanlar hem de o duyguyu yaşatanlar için. Ama
bugünkü şartlar hiç de normal
değil. Bu duyguyu her Kıbrıslıtürk gibi ben de 1974
yılında yaşadım. Hem de
çok heyecanlı bir şekilde. 1974 Ağustos ayında ikinci harekâtın yapılacaği günü radyolarımızın başında büyük bir heyecan
ve arzu ile bekledik. Çünkü Rum ve Yunanlı çapulcu sürüsü birçok köy ve kasabalarımızı almışlar, birçok masum Kıbrıslıtürkü katletmişlerdi. Onlar kurtulmayı bekliyorlardı. Lefke’de yakın aile fertlerimden birçok kişi de. Ve
kurtuldular. Kahraman Anadolu çocukları tarafından. İşte benim, bizim onlara
şükran borcumuz var asıl. O tarihten itibaren
beceriksiz, korkak bir siyaset güden Türkiye, KKTC politikacılarına değil.
Herşey muhakkak 1974
tarihinde başlamadı. Dünyaya bunu
anlatamadık. Gelip geçen beceriksiz, sandalye düşkünü
politikacılar bunu yapamadılar. Kıbrıslıtürkler 1958lerden beri acı cekiyorlar. Abluka
altında, taş dolu ekmek yediğimiz
günleri unutmak mümkün mü? Hele Lefke’de UN (Birleşmiş Milletler Barış Gücü) askerlerinin araçlarını görüp de un geldiğini sanarak sokaklara dökülen insanları? Kızıl güneşin altında Mağusa Kapısında yoklanmak için
beklediğimiz günler de yaşadık. Cephede vurulan ve kolu katlanmayan yeğenimin bunu Rum Muhafız Gücü askerlerine belli etmemek için üstüste sigara
içtiği halâ gözlerimin önünde.
Önceleri hissedilen şükran duygusunu hüsrana
çeviren birçok faktörler vardır. 1974 yılından beri tanınmamışlığımızı bahane ederek Türkiye’nin yardımına muhtaç yasadık. Halâ da o şekilde yaşıyoruz. Halbuki tüm
zorluklara rağmen olanaklarımız vardı bizim de. Kullanmadık. Daha doğrusu kişisel çıkar uğruna bu olanaklar harcandı, eşe dosta, partiliye dağıtıldı.
Leymosunda iki üç ev bırakıp Kuzeye geçtiğinde
Kazafanada yıllarca İngiliz ev sahibinin
evinde kiracı olarak oturanlar varken Lefkoşa’da, Mağusa’da evi olanlar ve Güneyde hiçbir mal kaybı olmayanlara saray
gibi evler verildi Girne’de, Omorfoda, başka yerlerde. ‘Bankazade’ sözcüğünü de duyduk ilk kez Kıbrıs’ta. Ve o barışçı, pasif, aşırı tolerans sahibi Kıbrıslıtürklerin Meclisi bastığını okuduk basından.
Kimileri ganimet içinde gömülü iken aç, susuz, evsiz barksız genç kişiler bir zamanlar Ahmet Becerikli ve arkadaşlarının halkı mest ettikleri Kuğulu
Parkta “TMT,
MÜCAHİT DİYE DİYE, BANA KALDI BURASI HEDİYE” diye pankart açıp açlık grevi yaptılar. Particilik, torpil aldı başını yürüdü.
Bu tür örneklerle dolu bir yazı bir yıllık bir dizi olur. Herkesin bildiği,
gördüğü şeyleri tekrarlamanın anlamı yok.
Ama Kıbrıslıtürkler tüm bu gerçeklerle boğuşurken birçoklarımızın duygularının ‘şükran’ değil ‘hüsran’ olduğunu anlayabilmek çok kolay bence.
Kıbrıs’ta heriki halkın da gözardı ettiği bir şey var. Kıbrıs’taki olaylardan heriki halk da etkilendi. Heriki halk da sevdiklerini kaybetti. Heriki
halk çocukları, kadınları, yaşlıları toplu mezarlardan çıktı. Adamıza barış heriki halkın da bu gerçeği anladığı ve birbirbirine saygı ve anlayış ve toleransla yaklaştığı zaman gerçekleşecek.
Kıbrıs tradejisinin gerçek kahramanları da var.
Bunlar Sevgül Uludağ’ın İncisini Kaybeden İstiridyeler”
kıtabında bahsedilen Kıbrıslılardır. Bunlar Hristoforos Skarparis’in “Ruhumuzun
Gölgesi “ başlıklı şiir kitabında bahsettigi “O acı yazın yüreğinde, yıkıntılar arasında yaralanmış, dolaşıp duran sevecen gençliklerini bırakan” kahraman insanlardır. Bunlar tüm yaşadıkları insanlık dışı drama rağmen yürekleri barış, kardeşlik duyguları ile dolu yüce
insanlardır. Bu tür insanlar varoldukça
herzaman için barış umudu canlı kalacaktır.
|