|
Geçen hafta, “Kıbrıs meselesinden sonra yeniden Kuzey Irak ve Kerkük meselesine dönüleceğini” yazmıştım.
Öyle de olacaktı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Irak ve Kerkük meselesiyle ile ilgili gizli oturum yapılacaktı. Gizli oturum yine yapıldı ama o sırada maalesef Türkiye’nin gündemi değişti.
Ermeni gazeteci Hrant Dink, İstanbul’da gazetesinin önünde, güpegündüz, sonradan yakalanan 17 yaşında uzaktan kumandalı bir saldırganın kurşunları ile can verdi.
Bu bir anlamda beklenen ve adım adım gelen bu hain cinayet nedeniyle biliyorsunuz Türkiye ayağa kalktı.. ( Hala da bu cinayetin yarattığı sarsıntı ve cenaze töreninin etkisi konuşuluyor. Bir yandan da tetikçilerin arkasında ki örgüt ya da örgütlerin kimliği tartışılıyor.)
Türkçe Ermenice yayınlanan haftalık gazete Agos’un kurucularından ve gazetenin genel yayın yönetmeni olan Hrant Dink’in katli Türkiye’de birçok meseleyle yakından ilgili organize bir olay.
Benim de yakın arkadaşım olan Dink bir yandan demokrasi, insan hakları ve ifade özgürlüğü mücadelesi veriyor, hakkında başta o malum 301’inci maddeden olmak üzere açılan davalarla mücadele ediyordu, bir yandan da Ermeni soykırımı ile ilgili olarak Ermeni diasporası ile tartışmalara katılıyor, Türkiye’nin bu konudaki resmi tezlerine de karşı çıkıyordu.
Bu Türkiye gibi devlet bağnazlığının kol gezdiği, milliyetçiliğin, millicilik, Atatürkçülük kılıfları içinde yükseltildiği, buna dayanarak bir linç kültürünün körüklendiği bir ülkede tabii çok zor bir işti.
Aslında amacı, Ermeni meselesinde Türklerle Ermenilerin belli bir diyalog ortamında meselelerini birbirleriyle konuşabilecek bir ortam oluşturabilmekti. Ermeni meselesinin uluslararası alanda yörüngesinden çıkarıldığını ifade ederek bazı devletlerin bu meseleyi kendi çıkarları için kullanmalarının önüne geçmek gerektiğini söylüyordu.
Bu anlamda da işi çok zordu.
Bir yandan Ermeni diasporasındaki katı Türkiye düşmanlığı ve kalıplaşmış yaklaşımlar öte yandan Türkiye devletinin ve devlet gibi düşünen bilim çevreleri ve medyanın önemli bir bölümünün bu konudaki yasakçılığı ve milliyetçi, militarist söylemleri onu hırpalıyordu.
Üstelik de AKP Hükümeti çıkardığı 301’inci madde ile Hrant’ın çeşitli vesilelerle yargılanmasını sağlamış ve bu yargılamalar nedeniyle milliyetçi, millici zorbaların boy hedefi haline getirilmişti.
Hrant mahkeme koridorlarında bu ülkücü, millici zorbaların saldırılarına ve hakaretlerine maruz kalıyor, medyanın ve kamuoyunun gözü önünde çeşitli tacizlere uğruyordu.
AKP hükümeti alenen Hrant’ı bu çevrelere ve onların ardındaki örgütlere hedef göstermekteydi.
Nitekim Adalet Bakanı Cemil Çiçek ve Başbakan Erdoğan 301’inci maddenin kaldırılması ya da değiştirilmesi taleplerini kabul etmeyerek, “301’in uygulanma aşamasına bakmak lazım. Hrand Dink davası henüz devam ediyor, Yargıtay aşamasın bekleyelim” diyerek Hrand’ın faşist zorbaların karşısında hedef olmasına adeta göz yumdular.
Sonunda bildiğiniz gibi Yargıtay Genel Kurulu bu açıklamaları tekzip edercesine Hrand’ın, ‘Türklüğü aşağılamak’ gibi soyut bir suçlama nedeniyle mahkum edilmesini üstelik de bilirkişi raporlarına ve başsavcının taleplerine rağmen karar verince Hrand için belli çevrelerde alınmış olan kararın yürürülüğe konulması daha da kolaylaştı.
İş uzaktan kumandalı bir katilin Hrant’ın işini bitirmesine kaldı.
Gerçi cinayet sadece 301’inci madde yargılamalarına bağlanamaz ama, Hrand’ın muhalif kişiliğinin yanısıra Ermeni oluşunun da bu sonuçta büyük bir rolü bulunuyor.
Ermeni diasporasına karşı olmakla birlikte Ermeni soykırımını kabul eden ve Türkiye’nin geçmişi ile hesaplaşması gerektiğini söyleyen, üstelik de solcu bir kişliği de olan bir Hrant’ın daha kolay bir hedef olduğu muhakkak.
Nitekim kendisi de bu gelişmlere bakarak ne kadar yanlız ve korumasız bırakıldığını son yazılarında söylüyor. Kendisi de yaklaşmakta olan sonunu ve cinayetini önceden gördüğünü anlatıyor.
Üstelik herşey öylesine birbirine bağlı cereyan ediyor ki.
Hrant sürekli tehditler alıyor. Devletin savcısı, valisi, emniyet müdürü oralı olmuyor. Ona, istemiyor gerekçesiyle koruma bile vermiyorlar. Korunmak bir yana, devletin bazı gizli örgütleri mensupları tarafından İstanbul valiliğine çağırıyor ve ‘bu tür yazılarına’ son vermesi istenerek vali yardımcısının yanında alenen tehdit ediliyor.
İstanbul Emniyet Müdürü daha heniz savcılık ifadesi alınmadan, soruşturma yapılmadan, Hrant’in katıl zanlısı olarak yakalanan ve cinayeti de itiraf eden Trabzonlu 17 yaşındaki bir gencin ‘cinayeti milliyetçi duygularla işlediğini’ ve ‘bir örgüte bağlı olmadığını’ açıklıyı veriyor.
Sonradan yalanlansa bile bu ifadeler, cinayete bu sefer de böyle bir kılıf bulunacağı ve tetikçinin arkasındaki güçlerin ortaya çıkartılmayacağına ilişkin beklentileri doğru çıkarıyor.
Tetikçiyi azmettiren bazı ‘milliyetçi abi’lerin de ortaya çıkarılmasına rağmen olayın ardındaki gerçek örgütlere uzanılması ihtimali neredeyse yok gibi bir şey.
Daha şimdiden hükümet içinde, devletin güvenlik yetkililerinde milliyetçiliği savunan medyanın ağır topları cinayetin bir takım psikopat varoş lumpenleri tarafından işlendiğine ilişkin propaganda yapmaya başladıkları görülüyor.
Onlara göre bu cinayette milliyetçilik ve milliciliğin hiçbir rolü bulunmuyor.
301’inci madde de Hrant’ın bu çevreler karşısında korumasız bir hedef olmasında bir etken değil.
Buna karşılık geçtiğimiz salı günü yapılan cenaze törenine katılan yüzbinlerin yaklaşımı ise çok farklı.
Onlar, Hrant’ın bu yasakçı, uzlaşmaz, milliyetçi ve militarist ortamın oluşturduğu örgüt ya da örgütler eliyle öldürüldüğüne inanıyor.
Bir başka deyişle Hrant’ın katili bir tetikçiden ibaret değil.
Etyen Mahçupyan’ın da belirttiği gibi,
“Hükümet, asker, yargı, emniyet ve benzerlerinden üniversitelere, medyaya ve iş dünyasına temiz kimse yok artık. Kendilerini ‘temiz’ tuttuklarını sananlar ve susanlar üzerlerindeki kanla başbaşalar. Hrant’ta olan ve bu toplumda olmayan şeyin, samimiyetin sınavı başlıyor şimdi. Türkiye’nin insanlık sınavı bu..”
Bakalım Türkiye bu insanlık sınavında ne yapacak?
|