|
Aslında söylemeye bile gerek de yok. Görünen köy kılavuz istemiyor.
Türkiye’de birkaç senedir yaratılan ‘vatan elden gidiyor’ havası, nasıl 14 Nisan’da -kim ne derse desin Genelkurmay’ın yıllardır psikolojik savaş taktikleri uygulaması sonucunda- yüzbinleri sokağa dökerek ülkedeki tehlikeli bir kamplaşmayı ortaya koyduysa, yakında Kuzey Kıbrıs’ta da benzer eylemler olacak demektir.
Bir süredir Kuzey Kıbrıs’ta bunun planlı, programlı belirtileri çeşitli vesilelerle ortaya çıkıyor.
Kimse de bazı olayların tesadüflere ya da anlık tepkilere dayalı olduğunu düşünmesin.
Lokmacı gecidi meselesinde Genelkurmay’ın engellemeleri. Türk Barış Kuvvetleri Komutanı’nın CTP Kongresi’ndeki bayrak ve milli marş gibi konuları bahane ederek Başbakan Soyer’e hakaret etmesi bunlardan sadece birkaçı.
İlerde başka bahanelerle başka kışkırtmaların da ortaya çıkmasına şaşmamak lazım.
Çünkü bir kaç senedir çeşitli bahanelerle tırmandırılan milliyetçilik, şövenizm ve militarizm havası, sonunda Türkiye’yi bir dönüm noktasına getirdi.
Bu bahanelerin biri ‘İslami’ tehlike ise öteki Kürt meselesidir...Üçüncüsü ise Kıbrıs meselesidir. Duruma göre bu sıralama değişebilir.
Türkiye’de silahlı kuvvetler ve onunla hareket eden belli odaklar Kuzey Kıbrıs halkının referandumda ‘Evet’ oyu vermiş olmasını ve Kıbrıs meselesinde çözümden yana bir yaklaşım sergilemesini asla kabullenememiştir.
Aynı çevreler 30 sene çözümsüzlük politikası güden ürkçü, milliyetçi Rauf Denktaş’ın yıllarca Türkiye’nin desteği ile oturduğu koltuğundan kalkmak zorunda kalışını da hala hazmedebilmiş değildir.
Bu nedenlerle, kendilerine göre geri adım saydıkları bu olayların mutlaka rövanşının alınması için uzun zamandır çalışmalar yapılmaktadır.
Bu çalışmalar Türkiye’deki diğer gerginlik konularında yapılanlardan ayrı düşünülmemelidir.
Dikkat ederseniz Türkiye’de bir yandan cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda yapay bir gerginlik yaşanıyor. Silahlı kuvvetlerden kaynaklanan bir dalgaya, sivil toplum hareketi süsü verilerek kitleler 14 Nisan’da Ankara’da bir araya getirildi. Oysa bu mitingin asıl düzenleyicisi sivil toplum falan değil, doğrudan genelkurmay.
Genelkurmay’ın güdümünde olduğu artık belgelenmiş olan Atatürkçü Düşünce Dernekleri Federasyonu ve onun gibi sivilliği lafta kalmış militarist dernekler.
Üstelik bu derneğe Cumhurbaşkanı Sezer tarafından devlet hazinesinden bayağı yüklü bir miktar bağış yapıldığı da biliniyor.
Bu nedenle 14 Nisan mitingi, aralarında ülkenin tehlikede olduğunu sanan iyi niyetli, masum kesimler olsa da Türkiye’yi tehlikeli bir şekilde kamplaştırma amacına yönelik tehlikeli bir girişim. Mitingde ağırlıklı olarak demokrasi ve barıştan söz etmek yerine, sertlik, tehdit ve kavga ağırlıklı söylemlere, sloganlara ağırlık verilmesi de bunu gösteriyor.
Hele “Askerler de konuşsun” sloganına ne demeli?
Türkiye’de en rahat ve en özgürce konuşanlar zaten onlar değil mi?
İşte Genelkurmay Başkanı hiç de gereği yokken cumhurbaşkanlığı seçimi süreci başlarken bir basın toplantısı düzenleyip konuşmadı mı?
Konuşmasında sadece tehditten ve savaştan bahsederek Türkiye için ne kadar önemli olduklarını ifade etmedi mi?
Hem PKK’ya karşı savaşın şiddetleneceğini hem de Kuzey Irak’a bir operasyon yapmaktan yana olduğunu söylemedi mi?
Kuzey Irak Kürtlerini bir tehdit olarak gördüklerini söylemedi mi?
Şimdi gerek Türkiye’de olup bitenlere baktığımızda gerekse Kuzey Kıbrıstaki benzer gelişmeleri gördüğümüzde bunların tesadüfi olmadığını bilmeliyiz.
Amaç belli. Türkiye’de silahlı kuvvetler ve onlarla hareket eden odakların kavgası iktidar kavgası. Ellerindeki yetkileri, gücü, olanakları kaybetmek istemiyorlar. O nedenle sadece krizden, tehditten ve savaştan sözediyorlar. Sonra da dönüp, “Bunlara karşı ancak sizi biz koruyabiliriz” diyorlar.
Konumlarını muhafaza edebilmelerinin temel şartı çözümsüzlüklerin sürmesi.
Türkiye’nin temel meselelerinin asla çözülmemesi.
Bunun en somut örneği PKK ve Kürt sorunundaki yaklaşımları.
ABD ve Kuzey Irak Kürtleri PKK’ya yönelik operasyona karşı, ama askerler yine de bunu istiyor.
Onlar buna yanaşmayınca da düşman yaratıyorlar. “AB, ABD ve Irak Kürtleri bize karşı, bizi bölmek istiyor” diyorlar.
Onlar ise dönüp, “Bu sizin meseleniz, bunu Türkiye’de ve savaş dışı yöntemlerle çözmeniz lazım” diyorlar. Bunun üzerine daha çok kızıyorlar. PKK’nın ilan ettiği ateşkese rağmen operasyonları genişletiyorlar. Sivil çözümden yana olanlara ise aman vermiyorlar.
Savaş ve çözümsüzlük dışında hiç bir şey onlar için iyi değil. Uzlaşma ve çözümden yana yaklaşımlar sonra Türkiye’nin diğer meseleleri için de yol olursa ne olur?
Silahlı kuvvetlerin vazgeçilmezliği ve sivil otorite üzerindeki tahakkümü ortadan kalkar değil mi? İşte asıl istemedikleri bu.
Bu nedenle Kuzey Kıbrıslılara çok kızıyorlar. O nedenle önce çözümden yana kamuoyunu tersine çevirmeye çalışmakla işe başladılar.
Barış Kuvvetleri Komutanı’nın devreye girmesi ile gerginlik dönemine geçmiş oldular.
Şimdi sıra ortamı hazırlayıp mitinglerle kamuoyunu çözüm fikrinden uzaklaştırmaya geldi. Bilmiyorum, belki de bu yolda çok mesafe almışlardır.
Sonra da muhtemelen yine bir faşizan cephe yaratıp Türkiye’deki gibi bazı bahanelere dayanarak – ki bol miktarda bahane mevcut- CTP’yi alaşağı etmek gibi bir planları olmalı.
Hep söylüyorum. Türkiye’de olup bitenlere dikkat etmek lazım. Bir süre sonra onlar başka biçimlerde olsa da Kuzey Kıbrıs’ta da uygulanıyor.
Şimdi şu 14 Nisan mitingini unutmayın. Yakında benzer bir miting organize edilirse de hiç şaşmayın.
|