|
Bir ben gittim!
Bedenim neredeydi bilmiyorum...
Ama ayaklarım çizginin öteki yarısında cebelleşiyordu.
Ben gidiyordum; yüreğimin olduğu yere.
Gözlerimdeki yaşlar kurtulmak istiyordu, bağrıma hapsettiğim ses haykırmak!
Herşeye rağmen ben, soğukkanlı duruşumu bozmayı kendime yediremiyordum.
Ne yazık ki hakim olamıyordum, ‘haklı’ yaşlarımın kararlı süzülüşüne.
Bir ben gidiyordum...
Sonra ellerim, ayaklarım, gözlerim, kollarım...
Gideceklerdi ve gitmeliydiler de çünkü ‘ben’ gidiyordum.
Endamlı düşüncelerimi yanıma alarak, az sonra kalkacak olan uçağa yöneliyordum.
Zaten boyuna ‘yönelme’ hali yaşıyordum.
Ben gidiyordum, ayaklarım ardımdan geliyordu...
Bu şehir ise üstüme geliyordu!
Birazdan uçağın kapıları kapanacaktı ve bu defter dürülecekti.
Dürüp bir kenara koyacaktık.
Ayaklarım mecburi istikametteydi!
Dünya dönüyor muydu, dönmüyor muydu emin olamıyordum.
O anda yalnızca sol elimin işaret parmağını hissediyordum!
Dün gece şerefime verilen mangal sefasından geriye parmağımdaki kabarcık kalmıştı ve acı veriyordu.
Tıpkı kendimden yol alışımın verdiği acı gibi!
Yine de hayatta olduğumu hissettiriyordu bana.
Ve ben cebelleşirken –gitmek fiilinin travmalarıyla uçağın kapısı kapanıverdi.
Şimdiki zamanda mıydım yoksa geçmiş zamana bir sünger çekme çabası içinde miydim bir kaç saniye karar veremedim.
Beynimin bulanıklığı giderek hızlanmaya başlayan uçağın motor sesine tutuklu kaldı.
Derken emniyet kemer sesi bir orkestra gibi duyuluverdi...
Gözlerimdeki yaşlar birikiverdi ama akmadı.
Yutkundum boğazımda düğümlenen yılların şeridini.
Her daim hızla geçen şerit, bana meydan okurcasına ağır aksak ilerledi.
Yazmak istedim, içimi dökmek...
Hostes “yazamazsın, uçağımız kalkıyor, koltuk arkalığını dik duurma getir” dedi.
O’na anlamamış gibi bakıyor olmalıydım ki, aynı cümleyi iki kere tekrarladı.
Kızmadım...
Bir saat, beş saat, yirmi dört saat hatta üç yüz atmış beş gün geçse de beynimde volta atan sözcükleri unutmama imkan yoktu.
Sadece o anki duygusal şiddetini kaybedeceklerdi o kadar!
İçimdeki sözcükler bir ‘ayrılığın’ bestesiydi.
Benim nağmelerimdi.
Ve onlar bir vedanın resmiydi.
Kah hüzünle, kah sevinçle bakan renklerin armonisiydi.
O besteden ve resimden tüm uçağa hakim olan motor sesiyle uzaklaştım.
Motor sesi yükseldikçe, beynimdeki akış da hızlanıyordu.
Çünkü artık bir ‘ben’ gidiyordum.
Başım dönüyordu.
Nefesim hızlı hızlı atıyordu.
Geçmiş zaman elini eteğini çekiyordu bendeki söz hakkından, şimdiki zaman ise alışmadığı bir sorumluluğun altına giriyordu.
Bense gidiyordum!
Evet evet, bir ben gidiyordum.
Ellerim, ayaklarım yüreğimin attığı yere gidiyordu.
Zor olacaktı biliyorum ama gidiyordum.
Bir yerlere varmak için bir yerlerden kopmanın cesaretini yaşıyordum.
Tarif edilemez bir heyecan içinde ilerliyordum.
Bulanıklıktan berraklığa doğru koşuyordum.
Derken uçak kalktı.
Ben gittim...
Masal bitti!
Gökten üç elma falan düşmedi.
Ben gittim ve masal bitti.
Geride ne mi kaldı?
Geride benden yadigar bir ben kaldı!
|