|
Madde olarak vardın belki ama varolduğunu hissedemiyordun. Tek başına olamamışken, onunla birlikte olduğunu düşünüyordun. O yanındaydı. Ama sen başka yerdeydin. Gördüğün ve gezdiğin yerler ancak onunla anlam buluyordu. Yaşadığın şeyler onunla güzelleşiyordu. Ama gerçekten görmemiştin. Görememiştin o gördüğünü sandığın yerleri, Yaşamamıştın. Yaşayamamıştın o yaşadığını sandığın şeyleri. Görmeyi düşünmüştün, yaşadığını ise sadece düşünde yaşamıştın.
Aslında sen yoktun. Hissettiklerini onunla anlamlandırmaya çalışmak çabası içindeydin sadece. Bir kimliğin bile yoktu. Kendini aramıştın hep. Bu kentte kendi karşılığını maddeleştirmeye çalışırken hata yaptığını anlayamadın. İlişkilerde, dostluklarda, bakışlarda, birlikteliklerde aradığın şeyi bilmiyordun. Bu nedenle de hiçbir zaman bulamadın o aradığın şeyleri. Arayışların büyüdükçe çoğalan ince ayrıntılar kanatmaya başladı seni. Sınırsız bir heyecan içinde olmayan birşeyi arıyordun.
Aslında sen yoktun. O sen değildin. Onda kendini görmek istedin. Veya onun seni görmesini istedin. Ama sen kendini görememişken onun seni göremeyeceğini anlayamadın. O değiştiremedi seni. Sen onu değiştiremeyeceksin. Sen ona benzedikçe, o seninle onun arasındaki uzaklık olacak. O seni bulmaya yaklaştıkça ve sen onu bulmaya yaklaştıkça birbirinize iki yabancı gibi olacaksınız. Sen seni bulmaya o ise kendini bulmaya yabancılaşacak böylece.
Aslında sen yoksun. Sen kendine yaklaşmaya çalıştıkça o etrafına ördüğün duvarın kalınlığı buna engel oldu. Ve karmaşıklığından boğulmaktan korktu hep seni bulmaya çalıştıkça o. Onu bazen sevmiştin. O da seni sevmişti belki. Senin arada bir düşüncelerin derinleşiyordu. Onun ise gözleri doluyordu. Onun gözleri dolduğu zaman uçsuz bucaksız kainatların derinliğinde doyumsuz yolculuklara çıkabilme şansına sahip oluyordun. Ama sen gökkuşağında bile bulunmayan onun bu deli divane haline tımarhanelik teşhisi koydun. Onun gözleri de anlatılamayacak kadar güzel olabilir diye düşünemedin hiç.
Aslında sen yoktun. Arada bir kızgın güneşte kavrulmuş kumral ve siyah saçları yüzünü kapatıyordu. Sen ona hayran hayran bakıyordun. Cam inceliğinde ve ipek yumuşaklığında sanki sonsuza dek sürüp gidecekmiş gibi uzayıp giden bir rüyanın kızıl tonuydu gülümseyişi. Bir hayalin sonuna kadar sürüp gidecekmiş gibi geldi bu kovalamacalar. Oysa hayat düşündüğünden daha kısaydı. Her an onu bulabilmişsin gibi geldi sana. Ama asıl korktuğun onu kaçırmaktı. Sana tutunarak onun varolabilmesi imkanını zayıf olduğunu anlayamadın nedense.
Aslında sen yoktun. Ne pahasına olursa olsun onu bulmalıydın.Ama bu arayış da diğerleri gibi gözünün önündeki güzelliği görmezden gelip seni hiç tasarlamadığın bir yerlere götürüyordu. Gözlerinin önünde akıp giden gerçeklerin farkında değildin. Bu adımlar ona gidiyor olabilirdi. Eğer ona gidiyorsa her şey olabilir diyordun. Ama sen yine aynı senken o başka biri olmuştu bu defa. Sen dünyadayken o olamazdı. Onu bırakıp sana bakmalıydı. Kendini bulup, sonra onu aramalıydın.
Aslında sen yoktun. O da yoktu. Konuşacağı, söyleyeceği, haykıracağı onca şey varken o susmayı seçmişti. Söyleyeceklerinin yanlış anlaşılacağından korkmuştu. Veya onu ifade edemeyeceğinden çekindiği için susmuştu. Başkalarını dertleriyle üzmek istemiyordu. Belkide dertlerini anlatsa bile çözüm bulunabileceğine inanmıyordu. Bunlardan ötürü bir sessizlik, bir suskunluk silahına sarılmıştı. Hayat sahnesinde her denileni sakin bir şekilde yapan, her türlü azarlanmayı sineye gömen yetim bir çocuktu üstlendiği rol. Ama sen yönetmen olduğunu iddia edip bunları dahi göremiyordun.
Aslında sen yoktun. Sadece o vardı bu ilişkide. Deveranı en ince ayrıntısına kadar yorumlayabilecek kabiliyeti vardır da yolun kenarın yürüyüp hiçbir şeye müdahale etmeme kararlılığıyla vazgeçmez bu sessizlik orucundan. Bir gizemli havada seyreden suskunluğu ona ölüp ölüp dirilmeyi yaşatırsa da konuşmaz ve konuşmayacaktır.
Aslında sen yoktun. O ise sadece yalnız başına kaldığında, kendi dünyasına çekildiğinde bozuyordu o ölümcül suskunluğunu. Sıradışılar hep böyle olmuştur zaten; dertlerine ortak ettiği odası ve karanlıklarda sakladığı gözyaşlarıdır günlükleri. Ağlamak, ağladıkça sabrını büyütmek onun yegane rahatlama yoludur. Gözyaşlarını ve yüreğini çoktan bu yola feda etmiştir.
Aslında sen yoktun. O ise sanki dünyadaki bütün acılar onun hesabına yazılmışçasına kedere gömülmüştü. Ama anlatamaz ki bilesin acısı. Sende de zaten yokki o yürek hiç, görebilesin dışa yansımasını ruh halinin sigarasının dumanından. Değişik ortam durumundan yüzünde meydana gelen gülümsemenin sahte olduğunu bakışlarındaki acı ifadeden bilirim. Çevresindeki dostları onun için endişelenirken çaresiz çaresiz, bazıları ise varlığını görmezden gelirken; kimi de onun bu halini kendini acındırma edebiyatı şeklinde yorumlarken o herkese ve her şeye küskün bir rotada yakında bir yolculuğa çıkacaktır ve asla dönmeyeceğini de bir ben bilirim. Bir de o.
|