|
Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye ilişkin son İlerleme Raporu’nda yine eleştiriler var. Özellikle de ifade özgürlüğü konusunda....
İfade özgürlüğü denilince akla hemen Caza Yasası’nın 301’inci maddesi geliyor.
Hani şu, “Türkluğü aşağılama” diye bir suçun tanımını yapan ve bu gerekçeye sığınarak her türlü eleştiriyi ve düşünce açıklamayı cezalandırmak amacı taşıyan yasa maddesi...
AKP Hükümeti’nin yetkili ağızları bu maddenin uygulamasına bakılması gerektiğini söyleyip şimdiye kadar değiştirilmesi için gelen taleplere karşı çıktılar.
Şimdi, özellikle de İlerleme Raporu’nda bu madde açıkça, “İfade özgürlüğünün önündeki en önemli engellerden biri” olarak nitelendirldikten sonra aynı ağızlar bu kez yasanın değiştirilebileceğinden söz etmeye başladılar.
Ne kadar isteksiz olurlarsa olsunlar bu maddeyi değiştirmek ya da kaldırmak zorunda kalacaklar. Çünkü şimdiye kadar ki uygulamalar bu madenin her türlü ifade özgürlüğünü engelleme amacıyla yasaya konulduğunu gösteriyor.
Yanlış hesap bir kere daha Brüksel’den dönüyor.
Bir de Strasbourg’dan dönen yanlış hesaplar var.
Türkiye’deki mahkemelerin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ve hukukun temel ilkelerine aykırı olarak verdikleri kararlar da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden dönüyor.
Böylece Türkiye gerek hukukunu, gerekse uygulamalarını Avrupa standartları seviyesine getirmek zorunluluğu ile karşı karşıya kalıyor.
Nitekim geçtiğimiz perşembe günü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu konuda çok önemli bir kararı açıkladı.
Benim Türkiye aleyhine açtığım bir davada Türkiye’yi mahkum etti.
Ama bu alıştığımız cinsten sıradan bir karar değil.
Aynen Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ndeki askeri hakim üye nedeniyle bu tür mahkemelerin yaptığı bütün davaları hukuka aykırı bulan ve askeri hakimlerin kaldırılmasına yol açan anayasa değişikliğinin yapılmasına neden olan "İncal" kararı gibi, çok önemli sonuçlara yol açacak bir karar.
Bir ifade özgürlüğü kararı. Bir yandan şiddete teşviki içermeyen ve barışçı amaçlara yönelik ifade özgürlüğünün her ne suretle olursa olsun engellenemiyeceğini karara bağlıyor. Öte yandan da sivil kişilerin askeri mahkemeler tarafından yargılanamıyacağını söylüyor.
Dava konusu olay 1998 yılında gerçekleşiyor.
Gazeteci Koray Düzgören, vicdani retçi Osman Murat Ülke'nin askere gitmeyi reddettiğini açıkladığı basın toplantısının metnini “Düşünceye Özgürlük” adlı kitapçıkta yeniden yayınlayarak bu suça katılıyor.
Daha sonra kendisini 1998 Mart ayında bu broşürde imzası bulunan şarkıcı Nilüfer Akbal ile birlikte İstanbul DGM savcılığına ihbar ediyor.
Bunun üzerine Ankara Genelkurmay Askeri Mahkemesinde yargılanan Akbal ve Düzgören "halký,ı askerlikten soğutmak” suçundan ikişer ay hapse mahkum ediliyor,.
Askeri Yargıtay da bu kararı onaylıyor.
Bunun üzerine Düzgören 2000 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Türkiye aleyhine dava açıyor.
Dava yıllar sonra 9 Kasım 2006'da sona eriyor, mahkeme Düzgören'in adil yargılanmadığına ve ifade özgürlüğünün kısıtlandığına oybirliğiyle karar vererek Türkiye'yi tazminata mahkum ediyor. AİHM kararının en önemli yanı, Genelkurmay Askeri Mahkemesi'ndeki üyelerin asker olmaları nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin “adil yargılanma” hakkını düzenleyen 6/1 maddesinin ihlal edildiğini belirtmesi.
Aynı durum, sadece bir tek üyesi asker olan DGM’ler için de söz konusu olmuş, “İncal/Türkiye” davasının kararında “asker üyenin sicili ve geleceği komutanın iki dudağı arasında olduğu için bağımsız sayılamayacağı belirtilmişti.
Devlet bu kararı önceleri ciddiye almamış, fakat Öcalan yargılanacağı zaman bu durumun ciddi sorunlara yol açacağı anlaşılınca bir gecede Anayasa değiştirilerek DGM’lerdeki askeri hakimin yerine sivil hakim geçirilmişti.
Şimdi aynı durum, daha da ağırlaşmış olarak tekrarlanıyor. Çünkü Askeri Ağır Ceza Mahkemelerinde 3 yargıcın üçü de asker ve ayrıca da bunların biri yargıç bile değil, bir kıta subayı.
Üstelik aynı karar, pek yakında iki kez daha tekrarlanacak. Çünkü “Düşünce Suçu’na Karşı Girişim”platformunun düzenlediği “sivil itaatsizlik” eylemleri dizisinin bir parçası olan “Düşünceye Özgürlük-9” kitapçığını yayınlayan Koray Düzgören ve Nilüfer Akbal ceza alınca müzisyen Şanar Yurdatapan ve gazeteci Nevzat Onaran aynı metni bir kez daha “Düşünceye Özgürlük-38” adlı kitapçıkta yayınlayarak aynı yöntemle ‘düşünce suçu’ işlemişler, onlar da gene Ankara Genelkurmay Askeri Mahkemesi tarafından ikişer ay hapse mahkum edilmişlerdi.
Daha sonra 1995-2000 yılları arasında yayınlanan -her biri ayrı birer düşünce ‘suçunu’ içeren- kitapçıkların toplandığı "Düşünceye Özgürlük-2000" adlı kitap hakkında 4 ayrı mahkemede açılan 4 davadan biri gene Genelkurmay Askeri Mahkemesi’nde açıldı ve gene "tekrar yayınlamak"tan, aralarında yazarlar, çizerler, sivil toplum örgütü yöneticilerinin de bulunduğu 15 kişilik seçkin bir topluluk yargılandı.
Bu davada da mahkemelerin ‘adil yargı hakkını’ çiğnediği, böyle bir askeri bir mahkemenin değil sivilleri kimseyi yargılayamıyacağı belirtildi.
Yalnız sonuç çok değişik oldu.
Genelkurmay bu kadar tanınmış kişiye toplu olarak ceza verilmesini uygun bulmadı.
Birçok konuda uluslararası hukuk, Türkiye’nin imza attığı sözleşmeler ve uluslarası insan hakları ilkelerine boş veren anlayış bu toplu cezalandırmadan kaçındı.
Oysa yasa aynı yasaydı, mahkeme de aynı mahkeme. Buna rağmen sanıklar berat ettirildi.
Tabii böylece askeri mahkemelerin ne kadar bağımsız oldukları da ortaya çıkmış oldu.
Sanıklar bu kararı “Adil Yargı ilkesinin ters yönden çiğnenmesi” olarak temyiz ettilerse de bu istek de Askeri Yargıtay tarafından reddedildi.
Sonra da tüm yasal yollar tükendiği için Avrupa İnsan Hakları Mahakemesi’ne gidildi.
Şimdi bu davayla ilgili karar da yani Türkiye aleyhine bir mahkumiyet daha sırada bekliyor.
Sonuçun Düzgören’in davasında verilen karar gibi olacağına şüphe yok.
İşte Türkiye’yi uluslararası alanda –hadi rezil eden demeyelim- mahçup düşüren bu anlayışın, özgürlükleri kendi insanlarına çok gören bu anlayışın yol açtığı sonuçlardan biri daha.
Şimdi bu sonuca bakıp da Avrupa’ya mı yoksa bizi bu hallere düşürenlere mi kızalım?
|