22 Kasım 2008
ARŞIV




ÇOK OKUNANLAR
David Haye fights for heavy weight championship
Boris Johnson dan Cumhuriyet Resepsiyonu
Day-Mer Yönetim Kurulu güncel gelişmelere ilişkin bir basın bildirisi yayınladı
Simithane de Karadeniz Gecesi
Federasyondan görkemli Cumhuriyet Balosu
Kıbrıslı Türkler turizmde önemli bir pazar
İnşaat sektöründe 50 yıllık güvence
Bir rüya gerçek oldu
Müzakereler zorlu ama yine de anlaşma mümkün
Yerel demokraside temsil sorunu

YORUMLANANLAR
Boris Johnson dan Cumhuriyet Resepsiyonu [1]
David Haye fights for heavy weight championship [1]
Cyprus seeks to extend MoU [1]
C4C event calls all UK Cypriots to discuss a Cypriot-led solution to the Cyprus issue [1]
Conservatives pledge priority for Cyprus [2]



Kimse ölmüyor... kimse öldürmüyor!

Ali KESKİN
ali@toplumpostasi.net

Yazarın tüm yazılarını görüntüle
   23 Kasım 2006, Perşembe Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder

Ayağa kalkıyorum. Sendeleyerek yürüyorum. Elimde, elime sığmayan sayısız silah… Ve olanca gücümle karşımdaki orduya saldırıyorum yeniden. Tüm cephanem bitene kadar öfkemi kusuyorum. Ve tahrip gücü yüksek bir bomba patlıyor içimde. Yüreğim darmadağın. Sonra göz yaşlarımdan bile daha ağır bir yağmur boşalıyor gökyüzünden. Gücüm kalmıyor. Oysa mucizelere ihtiyacım vardı. Olmuyor. Tüm düşmanlar kaçıyor birer birer. kimse ölmüyor. kimse öldürmüyor. Bir kurşun kalıyor onu da saklıyorum senin için. Yüreğim Felluce, Beynim Gaza. Sen ise Londra…

Thames Nehri ile kalbim arasında adı konulmadık bir yolculuk yaşanıyor her gece. Ve Thames Nehri’ne baktıkça, ölüm gibi gri bir ses dökülüyor dudaklarımdan. Sıcak öpüşleri buğulandıran bir ses ve adı olmayan sözcükler …

Thames Nehri ile yüreğim arasında bir geçit mi var yoksa? Seninle benim aramdakine hiç de benzemeyen... Konuşamıyorum inan kimselere. Söyleyemiyorum. Seni ve hepsini vurup kaçmayı istemiştim bir keresinde. Gece yarısı  siktiri boktan bir cinayetin planlayıcısı olmayı düşünmüştüm. Böyle hayırsızım işte. Böyle vicdansız.  Seni kırmayı ve seni üzmeyi çok istemiştim o gece…

Sabaha 5 saat kaldı… Çok uykum var uyuyamıyorum. Bu kadar kolay mı uyumak bu şehirde? Bu kadar kolay mı bana yalandan daha acı olan gerçeği unutmak?  

‘İmsonia’ dedikleri bu mu yoksa…  Akrep. Yelkovan. Soğuk izmaritler. Hayal kırıklıkları. Ağlayan peygamberler… Ve sen…Gecenin ortasında kırmızı ruj lekeli şarap kadehiyle karşımda duran sen. Sessiz. Konuşacak kadar  bir sesi bile olmayan Sen. Böyle hayırsızsın işte. Böyle vicdansız. Beni çok kırmıştın. Beni çok üzmüştün o gece.

Bazı gecelerde olduğu gibi yine havada buz gibi tüten bir kıstırılmışlık var bu gece. Neden gündüze endeksli ki her şey? Neden gündüzler geceyi takip ediyor ki? Sen biliyor musun…? Neden bu kentin kendine özgü bir rengi var? Neden baktığım her yer kurşundan ağır? Neden yüzlerde buz gibi tüten bakışlar asılı? Neden havada kabuslarda bile görünmeyen beton rengi acılar? Neden baktığım her yerde sevdiklerimin yüzleri duruyordu karşımda? Neden hepsi bıraktığım gibi kalmıştı? Neden kalpleri çok kırılmış çocuklar gibiydi hepsinin? Neden bu gri şehir umutlarını yok etmişti hepsinin?  Ve neden hayat inandığımız gibi değildi..?

 

İnsanlar. Kendilerinden geçmiş. Kendilerinden uzaklaşmış. Karanlıklarına batmış ruhlar.
Uyuyun. kalkın ve sonra da işinize gidin. gitmeden sıcak yataklarınzda tatlı rüyalar görün. Ama beni rahat bırakın. Ben çok bağırdım. Ve artık sesim yabancı gibi bana. O yüzden de bilinmeyen dillerde yazılmış mektuplar okuyorum şimdi. Bunlar arkadaşlarımın mektupları. Onlarla henüz buluşmadım. Hiçbirinin adını da bilmiyorum. Üstelik onları tanımaya can atmıyorum da. Sadece anlatmak istedikleri şeyleri dinliyorum. Dinlemeye ihtiyacım olduğu için. Anlamaya ihtiyacım olduğu için. Çünkü onlar da benim gibi Thames Nehri’nin son çırpınışlarını duyuyor. Sırf bu yüzden kurtuluş umudu taşıyorum hala. Siz uyumanıza devam edin.

 

Gece devam ediyor. Bir ses duyuluyor karanlığı delen. ‘Unut artık!!!’ diyor.  Unut her şeyi. ‘Aşk geçti üstünden’ diyor bu anarşist sokakların. Sadece eski fotoğrafları var yaşananların. Tek hediyen budur!!! Bununla avun. Bunu sev. Hem de defalarca. Gerisi soğuk olan bulutlar ve sarı çizgiler. Ve bir de tek yön şeritleri yeni çekilmiş halisünasyonların görüldüğü Hackney sokakları. İşte sen  de Londra’nın ıslak, hüzün kokan bu karanlık ve bu leş kokulu sokakları gibisin. Yani tam bize aitsin. “Yani doğu işi” melodramlar..Yani kurşundan daha ağır gözyaşları.

Sabaha 3 saat kaldı. Bütün bunları nasıl yazdım? Bütün bunları neden yazdım? Bütün bunları sana mı yazdım?  Bilmiyorum...  Gerçekten bilmiyorum.

   1452 defa okundu Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder

Yazarın son 10 yazısı Yazarın tüm yazılarını görüntüle
08 Kasım 2008, Cumartesi   Büyükler günahlarınızın bedelini çocuklara ödetmeyin
22 Ekim 2008, Çarşamba   Çözüm ne değildir?
15 Ekim 2008, Çarşamba   Anlatın bakalım Engin Ceber nasıl öldü ?
01 Ekim 2008, Çarşamba   Thatcher'lı yıllar ve Anti Poll Tax Hareketi
20 Eylül 2008, Cumartesi   Ali Aktaş'ın son mektubu
04 Eylül 2008, Perşembe   Kraliçe'nin Muhafızları 200 yıllık kalpaklarını çıkaracak mı?
28 Ağustos 2008, Perşembe   1 Eylül Dünya Barış Günü’nde barış çağrısı: Çocuklarımız ölmesin
13 Ağustos 2008, Çarşamba   İngiltere’de yeni dönem
08 Ağustos 2008, Cuma   Önce yeryüzü
01 Ağustos 2008, Cuma   Kanlı Tarih

Yorum Sayısı:   1
  orhan andic         - samsun 02 Aralık 2006, Cumartesi 15:34 
fevkalade guzel bir yazi, cok dokunakli, cok icten. tebrikler


  Reklam |  Künye |  İletişim |  Sık Kullanılanlara Ekle |  Açılış Sayfası Yap

© 2003 - 2006 Toplum Postası
Tüm hakları saklıdır.
İzinsiz ve kaynak belirtilmeden yayınlanamaz.
Haber Merkezi: info@toplumpostasi.net
Sitedeki tüm harici linkler ayrı bir sayfada açılır. Toplum Postası harici linklerin sorumluluğunu almaz.
Last Digital
eNewspaper Automation Software
Technology by:
                     
Dışarıya link Last Digital