|
LEFKOŞA- KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Dimitris Hristofyas arasındaki doğrudan görüşmeler önümüzdeki hafta, 3 Eylül’de resmen başlayacak.
Her iki tarafın siyasi mutfağı yoğun bir şekilde çalışıyor.
Siyasi mutfaklar harıl harıl çalışırken, “Ne olacak bu Kıbrıs meselesi?” sorusunu soranlar Kuzey Kıbrıs’ta çok az.
Annan Planı döneminde Kıbrıs sorunu halkın gündeminin ilk sırasındaydı.
Müthiş bir heyecan vardı.
Lefkoşa’daki İnönü Meydanı’nın tıka basa dolması için sıra dışı bir çabaya hiç gereksinim yoktu. Halk toplanmanın olup olmayacağını değil ne saat olacağını merak ediyordu.
Şimdi halkın gündeminde Kıbrıs sorununun çözüm çabaları ön sıralarda değil.
* * *
Birkaç gün önce akşam üzeri arabayla eve dönüyorum.
Yolda tanıdık bir yüzle karşılaştım.
Mücahitler Derneği’nin aktif isimlerinden biri... Kıbrıs sorununa ilgisinin genelde canlı olduğunu biliyorum.
Arabaya durdurup, camı indirdim...
Çok kısa bir girişten sonra sordum: “ Kıbrıs konusundaki görüşmelerden ne bekliyorsun?”
Yüzünde bir anlam dalgalanması olduğunu fark ettim.
Bir an duraksadıktan sonra, “ Ben sana önce bir konuşmamı aktarmak isterim” dedi.
“Aktar bakalım” dedim esprili bir vurguyla...
Başladı anlatmaya:
“Geçenlerde çok üst düzey biriyle karşı karşıya geldim... Neyse ismini vermeden söyleyim, bir generalle. Bana sordu, “ Kıbrıslı Türkler, Türkiye’ye bağlanmak ister mi?” Sorusuna soruyla yanıt verdim. “Kıbrıslı Türkler, Türkiye’ye bağlanırsa, Kıbrıslı Rumlar da Yunanistan’a bağlanmayacak mı? O zaman da Yunanistan, adanın güneyiyle de olsa Türkiye’nin Güney sahillerini kuşatma konumuna gelmeyecek mi? Komutan yüzüme baktı ve tek kelime ile konuştu, “Haklısın”. Kıbrıs sorunu Türkiye’nin bütünlüklü çıkarlarına uygun çözülebilir. Farklı bir çözüm olamaz. Şu an için de çözüm için mevsim uygun değil.”
* * *
Yolda rast gele karşılaştığım bir kişiden bunları dinlerken aklıma Haziran ayında Kıbrıs Televizyonu RİK’te bir programda konuşan Kıbrıs Rum Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu 2. Hrisostomos, “Taksim bizi korkutmamalı” sözleri geldi.
O programda Hrisostomos şunları söylemişti: “Kıbrıslı Türkler ve Rumlar arasındaki anlaşmazlık olmadığını, sorunun jeopolitik olduğunu herkesin anlaması gerektiğini. Buradaki sorun jeostratejiktir.
Türkiye, elinin Kıbrıs'ın tamamının üzerinde olmasını istiyor, taksim istemiyor. Siyasiler, taksimin korkunçluğunu dillerine sakız edebilirler, ancak bana göre taksimi, çıkarlarından dolayı ne Türkler istiyor, ne de İngilizler. İngilizler çözüm istiyor, ama kendilerini zorladığımızda anlaşmaya atıfta bulunacakları ve yardımlarına ihtiyacımız olacağı için kendilerine koşacağımız, doğru olmayan bir çözüm istiyor. Her şeyden önce herkeste bir korku olan taksim kelimesi bizi korkutmamalı. Şimdi neyimiz var? Bu taksim değil mi? Bize daha iyisini sundular da biz mi kabul etmedik?” Aynı programda Kıbrıs Rum halkının Annan planını, “mevcut durumdan daha kötü olduğu için reddettiği” görüşünün de altını çizen 2. Hrisostomos, sözlerini şöyle tamamlamıştı: “Bize, taksimden daha beterini sundular. Herkes, mevcut durumun çözüm olmadığını haykırıyor. Tamam, katılıyorum, çözüm değil. İsterseniz, mevcut durum kötü çözümdür diyelim. Annan planı mevcut durumdan daha mı iyiydi? Kıbrıs Rum halkı planı bu yüzden reddetti. Bana daha kötüsü sunulsa kabul mü edeceğim?”
* * *
Kıbrıs Türkü’nün siyasi nitelikli ilk sloganından biri “Kıbrıs Türktür, Türk kalacaktır” öteki ise, “Ya taksim, ya ölüm”dü.
Bu sloganlar 1950’li yılların sonlarında atıldı.
O sloganları yaratıp attıranlar ya da atanlar bir “Ya taksim, ya ölüm” sloganının özünün Rum Başpiskopos tarafından dile getirilip savunulacağını hayal ediyor muydu?
Bence kimse hayal bile edemiyordu.
Dimitris Hristofyas, seçim başarısını taksim korkusu üzerine kurmuştu. Hristofyas’ın öz olarak söylediği, “Çözüm olmazsa ada kalıcı bir şekilde bölünecek” diyordu. Kilise şimdi tam farklı bir duruş içinde. Kilisenin duruşu zemin kazandığı oranda Hirstofyas, zemin kaybedecek.
* * *
Kıbrıs sorununda yeni bir sürecin resmen başlamasına sayılı günler kala Kafkaslarda hızlı gelişmeler yaşanıyor.
Geçtiğimiz Şubat ayının 13’ünde o zaman Rusya Devlet Başkanı olan Vladimir Putin düzenlediği basın toplantısında Avrupa ülkelerini, KKTC ile Kosova'ya yaklaşımları konusunda çifte standart uygulamakla suçlamıştı. Kremlin'de düzenlediği yıllık basın toplantısında Kosova'nın statüsü konusuna vurgu yapan Putin, bu bölgenin bağımsızlığını tanımanın "ahlaka aykırı ve yasa dışı" olacağını söylemişti.
Putin o gün Kosova'nın bağımsızlığını tanımayı planlayan Avrupa ülkelerini çifte standarttan "utanç duymaları" gerektiğini söyleyip, şunları eklemişti: "Kimseyi gücendirecek bir şey söylemek istemiyorum. Ancak Kuzey Kıbrıs aslında 40 yıldır bağımsız. Niye tanımıyorsunuz? Avrupalılar, çifte standart uygulamaktan utanmıyor musunuz?" Belleklerimizdeki notlara bakalım Putin, basın toplantısında Gürcistan'dan bağımsızlığını isteyen Abhazya ve Güney Osetya ile Moldova'nın ayrılıkçı Trans-Dniester bölgelerini örnek gösterip, Kosova'nın ayrılma nedenini sormuştu.
Rusya’nın tüm uyarı ve tepkisine rağmen Kosova, 17 Şubat’ta Sırbistan’dan bağımsızlığını ilan etmiş ve başta ABD tarafından anında tanımıştı.
* * *
Kosova’nın bağımsızlığında Rusya benzetme yerindeyse ciddi bir gol yemişti.
Putin’in Kosova ile KKTC arasında kurduğu ilişki bizim cephede farlı yorumlanıp sanki de Putin’in KKTC’nin bağımsızlığını desteklediği izlenimi kamu oyuna taşınmak istenmişti.
Rusya, Sovyetlerin eski güçlü günlerindeki evrensel gücünü elde etmeyi mi hedefliyor?
Rusya’nın iki kutuplu bir dünyanın yeni kutbu olma iddiasını taşıdığına emin değilim. Ancak ABD’nin geleneksel sınırlarını aşıp Rusya’nın burnunun dibine kadar sokulmasını da istemiyor.
Kafkaslar, bu bakımdan Rusya – ABD arasında en sıcak temas hatlarından biridir.
2003’te Gül Devrimi diye isimlendirilen değişimle Gürcistan’da yönetime gelen ABD yanlısı Mihail Saakaşvili’nin hedeflerinin ilk sırasında bağımsızlıklarını ilan eden Abhazya ve Güney Osetya’da Gürcü egemenliğini kurmak vardı.
7-8 Ağustos’ta Güney Osetya’ya yönelik Gürcü askeri harekatı bu amaçla yapıldı. Ama Saakaşvili’nin evdeki hesabı çarşıya uymadı. Rusya askeri gücünü kullanıp Gürcü harekatını püskürttü.
Rusya o kadarla da kalmadı ve Kosova’nın bağımsızlığına karşı rövanş golünü attı.
Kosova konusunda uyaran ama dikkate alınmayan Rusya iken bu kez tersi oldu ABD uyardı ama Rusya kulak vermedi. Salı günü Rus Devlet başkanı Dimitriy Medvedev, Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlığını tanıyan bir kararı imzaladığını açıkladı. Rusya’nın kararı sonrası ABD, Almanya, Fransa ve onlara yakın pek çok ülke yanında, NATO ve AGİT’ten Rusya’ya tepkiler oldu. Medvedev ise bu tepkilere cevap olarak, “Yeni bir soğuk savaştan korkmuyoruz, ama böyle bir şey istemeyiz” dedi.
* * *
Peki tüm bu gelişmeler yaşanırken Kuzey Lefkoşa ve Ankara’nın tutumu ne olacak?
Kosova’nın bağımsızlık ilanı Türkiye’nin müttefiklerinin istediğiydi. KKTC’nin tanınması gündemde olmasa da Rum tarafına bir gözdağı olarak sunulmuştu.
Ama şimdi durum farklı Rusya’nın Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlığını tanıması sonrası batıdan yükselen tepkilerde kullanılan tanımlamalar bu kez Rum tarafının ekmeğine bal sürmüyor mu?
|