|
İçinde
bulunduğumuz haftanın başında, dünyada,
deyim yerindeyse, ‘kıyamet koptu’
‘Dünya’da’ derken,
‘Sözüm Meclis’ten dışarı’ misali, “Türkiye hariç’ demek lazım.
Amerika’da Bush
yönetimimin, ülkeyi ve dünyayı ciddi olarak sarsan ve daha da sarcağı kuvvetle
tahmin edilen mali ve
ekonomik krizin kısmen önüne geçebilmek amacıyla hazırladığı mali paket, ABD
Temsilciler Meclisi tarafından reddedildi.
Bunun üzerine
başta ABD’de olmak üzere dünyanın belli başlı finans merkezlerinde zaten diken
üzerinde olan mali
piyasalar, borsalar tam bir panik havasına girdi.
Dev mali
kuruluşlar, bankalar ve şirketler birbiri peşi sıra batma sürecine girdiler ya
da ciddi krizlere yuvarlanacaklarına dair alarm sinyalleri vermeye başladılar.
Birçok Batı ülkesi
hükümeti, İngiltere başta olmak üzere, bir süredir acilen aldıkları tedbirleri
daha da genişleterek kamulaştırma ve el koyma işlemlerini hızlandırdılar.
Özellikle Bush
yönetiminin hazırladığı 700 milyar
dolarlık dev kurtarma planının ilk bölümünün reddedilmesi bu gidişi tetikledi.
Şimdi dünya
piyasaları zembereği boşalmış bir saat misali bir kaos sürecine girecek gibi
görünüyor. Bu kaos, bu kriz nerede ve nasıl durur şimdiden bilinmiyor. Yalnız
uzmanlar dünya piyasalarının mutlaka yeni bir denge oluşturacağını söylüyorlar.
Tabii bu yeni
dengenin nasıl bir denge olacağını ve dünya halklarına ne gibi bir maliyet
çıkaracağını şimdiden söyleyebilecek kimseler ise ortalıkta görünmüyor.
Türkiye için bu
konuda, “Sözüm Meclis’ten dışarı’ tabirini kullandım.
Gerçekten de
Türkiye’de olup bitenlere baktığımızda, sanki bu dünyada, bu piyasalara bağımlı
bir mali
ve ekonomik yapısı yokmuş ve dünyayı kasıp kavuran bu krizle pek bir ilgisi
bulunmuyormuş gibi davrandığını görüyoruz.
Mesele sadece Başbakan
Erdoğan’ın geçenlerde yaptığı, “Bu kriz bizi etkilemez, bizim ekonomik yapımız
güçlü” gibisinden açıklamalar değil.
Türkiye’yi
yönetenler ve yönetimine talip olanların ilgi alanlarına ve Türkiye’yi
sürükledikleri tartışmalara baktığımızda bunu çok iyi anlıyoruz.
Türkiye,
politikacısıyla, yöneticisiyle, medyasıyla dünyayı kasıp kavuran mali krizle ilgilenmiyor.
Arada bu krize
işaret edip bazı tedbirlerin alınması gerektiğini söyleyenler çıkıyor tabii.
Yalnız onlarla kimse ilgilenmiyor.
Türkiye’nin şu
sıralarda ilgilendiği konuları biliyoruz. Türkiye Deniz Feneri yolsuzluğu ile
ilgileniyor. Türkiye, Başbakan’ın bu yolsuzlukla ilgili haberler üzerine
medyaya açtığı savaş ile ilgileniyor. Türkiye, AKp hükümetinin üzerine düşen
çeşitli şaibe gölgeleri ile, yolsuzluk haberleri ile ilgileniyor. Türkiye,
iktidar partisi ve ana muhalefet partisi ileri gelenlerinin birbirleri ile
yaptığı siyasi düellolarla daha fazla ilgileniyor.
Başbakan’ın çok
açık bir şekilde dile getirdiği gibi, genel olarak “Bize bir şey olmaz” havası
hakim.
“Bu kriz bize
birşey yapmaz. Biz ne krizler gördük” Anlayış bu…
Bunu söyleyenler
tabii gerçekleri saklayarak vaziyeti idare etmenin en geçerli politika olduğunu
iyi bilenler.
Geçmiş krizlerin
faturalarının daha çok kimlere, hangi kesimlere çıktığını, ülkenin bu krizler
nedeniyle nasıl fakirleştiğini ve yoksulluğun hala Türkiye için inanılmaz
yaygın olan bir gerçeklilik olduğunu saklayamaya çalışanlar da onlar.
Bu konularda
eleştiri kabul
etmeyenler, bu gerçekleri ortaya çıkartmaya, eleştirmeye çalışanlara karşı
amansız bir öfke ile yönelenler de yine aynı kişiler.
Geçenlerde, hemen
bayram öncesi bu konuda ortaya çıkan bazı gerçeklere değinmek istiyorum.
Bu gerçekler
AKP’nin,daha kuruluşundan beri hangi amaçlara yönelik bir kadronun partisi
olduğunun da açık bir göstergesi olması açısından oldukça düşündürücü.
CHP Ankara
Mlletvekili Yılmaz Ateş’in Ankara’da anakent belediyesi tarafından yoksul halka
yapılan yardımlarla ilgili olarak yaptığı açıklamalar oldu. Ateş, AKP’li
belediyenin tam 300 bin aileye yardım yapmakta olduğunu söyledi. Bu rakam, 15
yıldır Ankara’yı
yöneten belediye başkanı tarafında da doğrulandı. Bu iş için yaklaşık 500
milyon dolara yakın bir para harcandığı ifade edildi.
Ateş, hiçbir şey
üretilmeden halka dağıtılan bu paranın inanılmaz bir kaynak israfı olduğunu ve
vatandaşın kesesinden bir kentin önemli
bir bölümünün yardımla yaşar, belediyeye muhtaç hale getirildiğini söyledi.
Gerçekten de
insanların geliştirilmesi, eğitimlerinin arttırılması ve yatırımlar yapılması
için ayrılması gereken bu kaynakların siyasi kadrolar tarafından oy
karşılığında dağıtılması bu insanlara ve ülkeye yapılan en büyük kötülük olarak
değerlendirilmeli.
500 milyon dolar
ciddi bir para ve bu kaynak, dediğimiz gibi sadece insanların eğitilmesi, çalışabilecekleri
iş yerlerine kavuşarak üretime katılmalarının sağlanabilmesi ve daha iyi
sağlık, alt yapı hizmetlerine
kavuşabilmesi için kullanılacakken sadece siyasi rüşvet amacıyla kullanılması
dehşet verici bir olaydır.
Bunu yardımlaşma
ve yoksullara destek olma gibi insani gerekçelere bağamak inandırıcı olamaz.
Tabii mesele sadece
Ankara Belediyesi’nin yaptığı yardımlardan ibaret değildir. Bu, AKP’nin parti
olarak politikasıdır.
Bu çerçevede
Türkiye çapında 7.5 milyon yoksul ya da yetersiz gelire sahip insana devlet
yardımları yapıldığı açıklanmıştır.
Bu milyarlarca
doların bu amaçla kullanılması anlamını taşımaktadır.
Zaten geriye doğru
gidip Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Belediye Başkanlığını kazandığı yerel seçim
sürecini ve onu takip eden
Refah partisi’nin başarılarını ve en sonunda AKP’nin seçim başarılarını
incelersek ardında birçok faktörün yanısıra bu politikaların bulunduğunu
görürüz.
AKP geniş olarak
yoksul kesimlerin, kentlerin varoşlarında yaşayanların oylarıyla seçim kazanan
bir partidir ve uygulanan politikalar da bu anlayışın politikalarıdır.
Tabii böyle bir anlayışın, yani vatandaşı,
yoksulluğunu kullanarak, rüşvetle belli bir siyasi hareketi destekler hale
getiren anlayışın yolsuzluıklardan uzak kalması da düşünülemez.
Bunlar
birbirleriyle içiçe geçmiş durumlardır.
‘Dürüstlük ve
yolsuklarla savaş’ sloganlarıyla yola çıkan AKP’nin yukarda açıklamaya
çalıştığımız rüşvet politikasını uygulayabilmek için yolsuzluklara da göz
yumması gerekirdi. Kendi taraflarlarının devlet ve belediye olanaklarından
alabildiğince yararlanmasını ve bu yolla palazlanmasını sağlamak temel
amaçlardan biri olunca bu tür yolsuzlukların ortalığa dökülmesi de kaçınılmaz
oldu.
Başbakan
Erdoğan’ın ve AKP kadrolarının işte bu nedenlerle eleştiriye hiç tahammülü yok.
Bu nedenle ülkedeki en küçük bir muhalefet hareketine ya da muhalif çıkışa sert
tepkiler veriliyor.
Ve tabii böyle bir
anlayış Türkiye’yi dünyadan tecrit etmeye çalışıyor.
Çünkü herşeye
rağmen AKP kadroları şunu iyi biliyor:
Dünyadaki bu
gelişmeler mutlaka gelip Türkiye’yi de etkileyecektir. Böylece onların
oluşturmaya çalıştıkları saadet zincirleri de kırılacak ve aslında gırtlağına
kadar dışa bağımlı AKP iktidarı da çatırdayacaktır.
İstedikleri kadar
“Bu kriz bizi etkilemez” desinler.
(Olan yine Türkiye
insanına olacağı için buna sevindiğimiz de sanılmamalı.)
|