|
AKP’nin MHP ile işbirliği yaparak üniversitelerde türbanı yasağını kaldırma konusunda artık son aşamaya doğru ilerlediği bir haftaya giriyoruz.
Anayasa değişiklikleri ve YÖK Yasası’nda yapılacak değişikliklerin kısa bir süre içinde yasalaşması bekleniyor.
Tabii beklenen sadece bu değil. Aynı zamanda Türkiye’nin de bu vesileyle yeniden karışması bekleniyor.
Zaten bir süredir yargı orhanlarının ve üniversitelerin önemli bir bölümünün bu girişime karşı çıkışlarına tanık olduk.
Silahlı Kuvvetler bildiğiniz gibi Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın ağzından, güncel tartışmalara karışmayacaklarını, ‘ama bu konudaki düşüncelerinin bilindiğini’ açıklamakla yetinmişti.
Öyle anlaşılıyor ki silahlı kuvvetler bu kez cumhurbaşkanlığı seçiminde olduğu gibi meseleye doğrudan, bildiri yayınlayarak ya da başka yöntemlerle karışmak niyetinde değil.
Bunu yine yargı bürokrasisi ve TÜSİAD gibi örgütler eliyle yapmak istiyor.
Üstelik de şu aşamada yasama organına müdahale eder bir duruma düşmek de işine gelmiyor.
Çünkü sınırötesi operasyonlar ve Kürt meselesine yaklaşım üzerinden hükümetle başlattığı olumlu ilişkilerin zarara uğramasını istemiyor. AKP hükümetinin bazı yasal düzenlemeler yapsa bile, silahlı kuvvetlerin ülke yönetimindeki fiili ağırlığını değiştirme ve silahlı kuvvetlerin çeşitli alanlardaki faaliyetlerini, harcamalarını denetleme konusunda bir niyeti olamadığını iyi biliyor.
Bu nedenle bu dengelerin yeniden tartışılmasını istemiyor olabilir.
Üstelik de bu kez işin içine MHP de var. MHP de türban meselesinin sadece üniversitelerle sınırlı kalacağı ve asla laikliğe zarar verilmeyeceği taahütünde bulunuyor.
Belki anayasa ve yasa değişiklikliklerine başvurulmayıp yasağın uygulama yoluyla çözülmesini sağlamak birçok aklı başında hukukcu ve bilim insanının da söylediği gibi tercih edilmesi gereken en doğru yol olabilirdi.
Bunun yerine AKP-MHP işbirliğinin meseleyi yasal teminata kavuşturmak için yargı bürokrasisini ve neredeyse bütün bürokrasiyi karşılarına almaktan çekinmeyen tavrına bakınca, önümüzdeki günlerde Türkiye’yi yeni bir anayasal krizin beklediğini söylemek bir kehanet olmayacak.
Türkiye yine bir meselesini çözmek için uğraşırken bu basiretsiz politikacılar ve yasakçı bürokrasi nedeniyle başka meselelerle boğuşmaya başlayacak ve asıl gündemi gündemden kalkacak.
Türkiye’nin gerçek gündemini oluşturan, sürmekte olan savaşa sonverilmesi, Kürt meselesinin halledilmesi, yoksullukla mücadele edilmesi ve Avrupa Birliği sürecinin acilen canlandırılması amacıyla yapılması gereken reformların biran önce gerçekleştirilmesi gibi meseleler yine gözardı edilecek.
Oysa bütün bu ufukta görünen kargaşanın üstesinden gelebilmek için AKP’nin sarılabileceği tek şey var:
Türkiye’nin acil meselelerine çözüm arayışlarını biran önce başlatmak, AB sürecini hızlandırarak özgürlüklerin sınırlarını genişletmek.
Aksi bir durum, “2008 Türkiye için bir sınav yılı olacak” diyenlerin olumsuz beklentilerinin gerçekleşmesi anlamına gelecek.
Dileriz böyle bir şey olmaz ve AKP aklın yoluna yönelir.
………………………………………………………………………
KUTU
………………………………………………………………………..
AKP'nin Güneydoğu stratejisi:
Ne Mutlu Muslümanım diyene”
Haftalık siyaset ve ekonomi dergisi Economist, Türkiye'nin Kürt meselesiyle ilgili olarak Adalet ve Kalkınma Partisi'nin stratejisini ele aldığı bir yazıda ilginç bir tesbit yapıyor. AKP’nin bu meselenin çözümü için İslamı kullandığını belirtiyor.
Diyarbakır varoşlarında AKP'ye desteğin artmakta olduğunu vurgulayan yazının başlığı "AK Parti hükümeti Kürt desteğini almak için İslam'ı kullanıyor."
Yerel seçimler yaklaştıkça daha çok konuşacağımız bu meseleyle ilgili olarak ilginç bulduğum bu yazının özetini sizlerle paylaşmak istiyorum.
“Diyarbakır'da üzerinde Atatürk'ün en sevilen vecizelerinden 'Ne mutlu Türküm diyene' yazılı bir tabela, Türkiye'nin yıllarca öncesinden başlayan, bölgedeki Kürtleri cebren asimile etme siyasetinin bir anısı gibi asılı duruyor, yorumunu yapan Economist, iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi ise bunun yerine tabelada "Ne mutlu Müslümanım diyene" denmesini tercih edebilirdi, diyor.
Dergiye göre, din, ılımlı İslamcı AKP'nin gelecek yılki yerel seçimlerde, Diyarbakır'ın kontrolünü Demokratik Toplum Partisi’nden almak için en kuvvetli silahı haline geldi.
Din'in yanı sıra halka yapılan yardımların etkisini de vurgulayan dergi, dokuz çocuk annesi Fatma Demirci'yi örnek vererek, Demirci'nin 'Bize bedava kömür, ders kitabı veriyorlar; oyum onlara' dediğini aktarıyor.
Fethullah Gülen'inki gibi tarikatların da bölgede kuvvetli kökleri olduğuna işaret eden yazı, başörtüsünü üniversitelerde serbest bırakma teklifinin dindar Kürtleri sevindirdiği, aşırı milliyetçi olarak tanımlanan Veli Küçük ile 14 kişinin gözaltına alınmasının da partiyi iyice güçlendirdiği gözleminde bulunuyor.
"Hükümetin popülaritesi, Aralık ayında Kuzey Irak'taki PKK hedeflerine yapılan bombardımandan bile zarar görmedi." diyen dergi, geçen ay Diyarbakır'da düzenlenen ve yedi kişinin ölümüne yol açan bombalı saldırının tepki çektiğini ve olumsuz bir puan olarak DTP'nin hanesine yazıldığını söylüyor.
DTP'ye olan desteğin azaldığını gözlemlediklerini belirten dergi, bunun arka planını şöyle açıklıyor:
"Bazılarına göre bunun bir nedeni, DTP'nin aslında hapisteki PKK lideri Abdullah Öcalan tarafından yönetilmesinin, partinin seçilmiş siyasetçilerini PKK terörünü reddetmekten alıkoyması. Anketler, partiye desteğin azaldığını gösteriyor. Zamanlarının büyük bölümünü mahkemede veya cezaevinde geçiren DTP'li belediye başkanları da etkin bir yönetim sergileyemiyor."
Ancak Economist, belediye başkanlarına yönelik davalar gibi baskıların DTP'ye dönüş sağlayabileceğini ve bölgedeki bazı işadamlarının da hükümetin 'Kürt milliyetçiliğini sulandırma' girişimlerinden rahatsızlık duyduğunu ekliyor.
|