|
Her kafadan yapay sözcükler yükseliyordu.
Bir zavallılaşma söz konusuydu.
Hayal kırıklığı ise dizboyuydu.
Ama kimsenin umrunda değil gibiydi.
Işıksız sokaklara ve fenersiz bahçelere benziyordu suratlar...
Dinmeyen bir başağrısı vardı.
Ben o sokaklara, bahçelere ait olamazdım.
Bu bir ölümdü.
Sızmalıydım bir şekilde.
Yahut taşmalıydım...
Volkan olmaya gerek yoktu patlamak için.
İçimdekileri dile getirmeliydim yaşadığım müddetçe.
İnançlarım vardı...
İnandığım değerler için boy vermeliydim...
Püskürtebilmeliydim zihnimde taşıdıklarımı.
Kendimi, kendime yakışır bir biçimde ifade edebilmeliydim.
Acıların huzura kavuşmasını beklemek komik geliyordu bana.
Hayatı ciddiyetle kavrayabilmek için rahatlamak önemliydi.
Kendimize sözler vermeliydik...
Tuttuğumuz sözleri hatırlayıp derin bir oh çekmeliydik!
Bunun gerçekleşmesi için bizi anlatacak bir duruşumuz olmalıydı!
Yeminler gibi inandırıcı olmalıydı hayatlarımız.
Ağırlığı olmalıydı.
Ağır romanların kahramanlarını yaratmalıydık.
Zamanla mücadele etmeliydik.
Zaman durduğunda yalnız ve kimsesiz kalma riski doğabilirdi.
Lakin zaman akıyordu.
Yalnızlık ve kimsesizlik geçiciydi yani.
Bu yüzden ayaklar sapasağlam yerde durmalıydı.
Yerçekimi kanunu yaşayabildiğimiz kadar gerçekti.
Püskürtebilmeliydik hastalıklı duyguları ve düşünceleri...
Sarı papatyalar gibi herkese yakın olmalıydık.
Ellerimize sarılığın rengi nam salmalıydı.
İnsanları sevmeliydik!
Bize bizi hatırlatacak insanları yaşamlarımıza dahil etmeliydik.
Bizle biz olan...
Bizim gibi 'biz' olan!
Ayrıntılarda gizlenip sonra sürpriz yapıp ortaya çıkacak dostlar bulmalıydık.
Aslında çok okunan ve hiç eskimeyecek bir romanın unutulmayacak bir sayfasında hüküm sürmeliydik.
Üzerimize konuşulmalıydı belki de.
Alıntılarda yer almalıydık.
Çok önemli değildi adımızın bir yerlerde geçmesi.
Yapılanlar anımsatmalıydı yalnızca.
Yapay sözcükler tarihe karışmalıydı.
Tüm yapaylıklar dudaklarımızın arasından püskürtülmeliydi.
Mavi kızıl deniz bizi bekliyordu.
Hem hafif hem de ağırlığı olan!
Kendi nefesizmizle boğulmayacağımız bir gecede korkusuzca yol almalıydık.
Yeminler etmeliydik tutmak için!
Önce inanamalıydık sonra inandırıcı olmalıydık.
Fidanlar dikmeliydik, yeminlerimizi büyütmek için.
Beslemeliydik toprağımızı...
Bu başağrısına bir son vermeliydik.
Zavallı tüm zerreleri püskürtmeliydik.
Boşa olmamalıydı hiç birşey!
İnandırmak önemliydi.
Ama yine de asıl önemli olan bizim 'inanmamızdı!'
|