|
Kuzey Kıbrıs’ta bir süre önce Türk Barış Kuvvetleri Komutanı’nın ( Neticede Türkiye’nin bir memurunun) Kuzey Kıbrıs’ın seçilmiş Başbakan’ına yönelik ağır suçlamaları ve Türklüğünü aşağılayan tavrının yolaçtığı tartışmalar Türkiye’de fazla uzamadı.
Çünkü Türkiye’nin halen gündemini işgal eden görece çok daha yakıcı meseleler var.
Buna rağmen bu olayın Türkiye’deki temel meseleler açısından çok hayati önemde olduğunu düşünüyorum.
Bu nedenle, konuyu milliyetçilik ve Türklük açısından inceleyen Dr. Niyazi Kızılyürek’in önemli bulduğum 26 Mart tarihli Yeni Şafak Gazetesi’nin Yorum sayfasında yayınlanan yazısını, ( Kısaltarak da olsa) Toplum Postası okurlarının da dikkatine sunmak istiyorum. ( Kısaltmalar dolayısıyla sevgili dostum Kızılyürek’in anlayış göstereceğini umuyorum) ”1967 yılında yaşanılan Geçitkale çatışmaları esnasında bir grup Kıbrıslı Türk, Türkiye'nin Lefkoşa Büyükelçiliği binasına yürümüş ve Türkiye'yi şiddetle protesto etmişti. Bu protestonun nedeni, Türkiye'nin Kıbrıs'a çıkarma yapmamış olmasıydı. Kıbrıslı Türkler 1964 yılında da buna benzer bir hayal kırıklığı yaşamışlardı. Bu örnekler, Kıbrıs Türk toplumunun tarihsel seyir içinde Türkiye'ye karşı geliştirdiği sadakat ve güven duygularını açıkça gösteriyor. Daha gerilere de gidebiliriz. Örneğin, 1919-1922 yılları arasında verilen Milli Kurtuluş Mücadelesi'ni desteklemek için Kıbrıslı Türkler seferber olmuş ve dayanışma kampanyaları örgütlemişlerdi. Gazi Mustafa Kemal Paşa İzmir'e girdiğinde, Lefkoşa'da şenlikler düzenlenmiş, Türkiye gerçek anlamda anavatan olarak kutsanmıştı.
(…)1950'li yılların başına kadar, "bizim Kıbrıs diye bir sorunumuz yoktur" diyen Türkiye makamlarına karşın, Kıbrıslı Türk milliyetçiler Türkiye'yi Kıbrıs'a angaje etmek için çok yoğun bir çaba içindeydiler.
Yukarıdaki olgulara dikkat çe-kerken Kıbrıslı Türklerin "ezelden beri milliyetçi" olduklarını söyemek gibi bir niyetim yoktur. Asıl altını çizmek istediğim nokta, Kıbrıs Türk toplumunun kendi tarihsel koşullarından ötürü, 20. yy.'ın başından itibaren yüzünü Türkiye'ye çevirmiş olduğudur. Kıbrıs'ta Helen milliyetçiliğinin yükselmesi ve Kıbrıslı Rumların Enosis'i milli politika olarak benimsemeleri, Kıbrıslı Türkleri bir "sığınak" aramaya itmiş ve kontra-milliyetçi bir çıkışla kendilerini Türkiye ile özdeşleştirmişlerdi. Türkiye'nin Kıbrıs sorunuyla ilgilenmeye başladığı 1954 yılından sonra ise Türkiye ile Kıbrıslı Türkler çıkar birliği içinde Enosis'e karşı birlikte tavır almışlardı.
Türkiye'ye tutunmaya çalışan Kıbrıs Türk toplumunun bu süreçte Türkiye'ye tamamen bağımlı hale geldiği bir vakıadır. Bu bağımlılık başından beri bazı gerilimlere yol açmış olmasına karşın, 1974 yılına kadar iki kesim arasındaki ilişkilerde derin bir krizden söz edilemez. (…) Çünkü Kıbrıs Türk toplumu o dönemlerde kendini Kıbrıs Rum toplumu karşısında tehdit altında hissedi-yordu ve bu "baş çelişki" diğer zıtlıkları gölgeliyordu. Yine de Türkiye'nin Kıbrıs Türk toplumu üzerindeki ağırlığı, toplumun özellikle genç ve okumuş kesimlerinde, örneğin öğretmenler arasında bazı tepkilere yol açmıştı.
(…)Türkiye'nin adaya askeri müdahale yapmasıyla adanın kuzeyinde toplanan Kıbrıslı Türkler özgürlüğe kavuştuğuna inanarak büyük bir coşkuyla yaşamlarını örgütlemeye başladıklarında, Türkiye'nin gölgesi altında olduklarını iyice hissetmeye başladılar. Kıbrıs Rum toplumunun doğrudan bir tehdit oluşturmadığı, Enosis'in artık tarihe karıştığı bir dönemde, Türkiye'nin hayatın her alanına müdahale etmesi, Kıbrıs Türk-Türkiye ilişkilerinin dinamiğini iyice değiştirdi. Bir yanda Rauf Denktaş'ın Ankara'dan aldığı destekle hiç bir koşulda çözüm siyasetine yönelmemesi, diğer yanda ekonomik sorunlar, giderek daha büyük oranda öfkeli kalabalıkların oluşmasına yol açtı. Böyle bir ortamda Ankara'nın "makul Kıbrıslı Türk" arayışı içinde, siyasi yaşama müdahale etmesi ve demokrasi sorunlarının gündemden hiç düşmemesi, Kıbrıslı Türkleri yeni arayışlar içine itti. Ayrıca kültürel ve kimliksel sorunlar da ortaya çıktı. Özellikle Türkiye'den Kıbrıs'a (giden) nüfus ile Kıbrıslı Türkler arasındaki ilişkiler ta başından gerilimliydi. Bunun temel nedeni, Türkiyeli nüfusun Kıbrıslı Türklerin "Türklüğünü" sorgulamaya başlamasıydı. Nitekim, Kıbrıs'ta uzun yıllar büyükelçi olarak görev yapan Ercüment Yavuzalp bu konuda şu ilginç değerlendirmeyi yapmıştı: "Kıbrıs'a giden Türkiyeli Türk, Kıbrıslı Türk'te adet, davranış, töre ve hatta tepkilerde kendinde mevcut olanın aynısını aramaktadır. Oysa, tarihi gelişme iki unsur arasında kaçınılmaz bazı farklılıklar yaratmıştır. Bu farklılıkların, Kıbrıslı Türklerin milli varlıklarına bağlılıkları veya anavatanlarına karşı duydukları sevgi ile bir ilgisi yoktur". Maalesef etnisiteyi durumsallıkla ilintileyen bu son derece isabetli değerlendirme, Kıbrıslı Türkleri Türk milliyetçiliğinin değer yargıları içinde aynılaştırmaya çalışanlar tarafından hiç bir zaman anlaşılmadı.
Yukarda özetlenen siyasi ve kültürel ortam, 20. yy'a anavatan hayranlığı içinde giren Kıbrıs Türk toplumunu, aynı yüzyılın sonuna doğru "Kıbrıs-merkezli" arayışlara itti. Kıbrıs'ta çözüm ve demokrasi talepleri, kimlik hareketiyle paralel olarak gelişti ve Kıbrıs Türk kimliğinin "Kıbrıslı" vurgusu ön plana geçti.
Kıbrıs Türk toplumunun 21.yüzyılın başında Kıbrıs'ta barışa yönelmesi, aslında Türkiye'nin çıkralarıyla da örtüşüyordu. Nitekim, Avrupa Birliği üyeliği yolunda Türkiye için Kıbrıslı Türklerin Kıbrıs'ta çözüm iradeleri sergilemesi büyük bir kazanım oldu ve Türkiye'nin AB ile üyelik müzakerelerine başlamasında önemli bir rol oynadı. Yine de1950'i yıllarda Enosis'e karşı ortaya çıkan çıkar birliği ile yeniden gündeme gelen çıkar birliği arasında çok önemli bir fark vardır. Türkiye Enosis'e karşı Kıbrıslı Türklerle işbirliği yaparken, bu siyaset, Türkiye'nin bütün kurumları ve bütün siyasi güçleri tarafından benimsenmişti. Oysa Türkiye'nin AB üyeliği yolunda demokratik reform sürecinden geçmek zorunda kalması, Türkiye'yi siyasi düzeyde bölüyor ve bu bölünmüşlük, Kıbrıs'ta çözümden yana tavır geliştiren siyasi güçlere doğrudan yansıyor. Belli bir süreden beri gerek Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'a, gerekse geçtiğimiz günlerde Korgeneral Halil Kıvrıkoğlu'nun Başbakan Ferdi Sabit Soyer'e karşı takındığı kabul edilmez tavır, kısmen bu durumun yansımasıdır. En kötüsü, olası farklı siyasi görüşlerin demokratik bir çerçevede tartışılması yerine, Kıbrıslı Türklerin "Türklüğünün" sorgulanmasıdır. Bu dışlayıcı yaklaşım, Kıbrıs Türk kimlik hareketinin daha da güçlenmesinden başka bir işe yaramaz. Benzer bir süreç, 1960'lı yıllarda Yunanistan ile Kıbrıslı Rumlar arasında yaşanmış ve Yunanistan'ın dayatmalarına karşı Kıbrıslı Rumlar arasında Atina'ya karşı tepki oluşmuştu. Bu aynı zamanda, toplum içinde sonu 15 Temmuz darbesine kadar varan bölünmüşlüğe de yol açmıştı. Son dönemde Türkiye'de bazı çevreler takındıkları tavırlarla sadece Türkiye ile Kıbrıslı Türklerin arasına ciddi zihinsel mesafelerin girmesine değil, Kıbrıs Türk toplumunun kendi içinde kutuplaşmasına da yol açıyorlar. "Makul ve makul olmayan" Kıbrıslı Türk ayırımı yapmak, üstelik bu ayırıştırmayı "Türklük" ölçüsüne vurarak yapmak, sadece kaos ortamının yaratılmasına zemin sağlar”
|