|
Bu köşede, Türkiye’de Ne Var Ne Yok? sorusuna verdiğimiz cevaplar genellikle benzer oluyor.
Yine korkutucu olaylar, ortalığı geren, kışkırtıcı açıklamalar, yine tedirginlik, kuşku ve geleceğe ilişkin olumsuz beklentiler.
Türkiye her zaman diken üzerinde bir ülke görüntüsü veriyor. Bunu sadece biz algılamıyoruz. Türkiye’de olup bitenlere biraz daha yakından bakan her göz bunu çok net bir şekilde görüyor.
Peki Türkiye’de iyi şeyler olmuyor mu? Oluyor, olmaz olur mu? Ama Türkiye bu iyi şeylerin, olumlu bazı gelişmelerin ortaya çıkması kolay değil. Olsa bile halkın bu olumlu gelişmelerden nasibini alabilmesi hatta sevinebilmesi bile kolay değil.
Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan Orhan Pamuk’a yönelik saldırı salvosunu ve düşmanca yaklaşımları hatırlayın.
Türkiyeli bir yazarın bu dünyanın en itibarlı, en saygın ödülünü alarak tarihe geçmesine bir türlü sevinemedik. Üstelik de Türkiye’nin böyle bir mutluluğa, heyecana ihtiyacı olduğu halde. Nobel Ödülü bir kıvanca değil adeta bir kabüsa dönüştü.
Nobel ödüllü yazarımızı bir linç etmediğimiz kaldı.
Linç edilmedi ama, aldığı tehditler karşısında ülkeden gitmesi – gazetelerin çoğu adeta keyifli bir hınçla onun kaçtığını söyleyedursun- sağlandı.
Sebebi de neydi? Türkiye’nin şimdiye kadar konuşulmayan, tabu haline getirilmiş bazı gerçekleri hakkında konuşmus olmasıydı.
Dediğim gibi, Türkiye’de iyi şeyler oluyor ama ortaya çıkan olumsuzluklar ve sürekli yaratılan gerginlikler bu olumlu gelişmelerin algılanmasına bile engel oluyor. İnsanların yaratıcılıklarını engelleyen, umutlarını södüren bir karamsarlık ortalığa eğemen oluyor.
Mesela, son iki yıldır ama özellikle de son aylarda yaratılan cumhurbaşkanlığı seçime ilişkin gerginlik.
Sanırsınız ülkede iç savaş çıkacak.
Oysa anayasaya ve yasalara uygun bir seçim yapılarak yeni cumhurbaşkanı seçilecek. İhtiyacımız olan sadece demokratik ve yasal bir sürecin işletilmesi.
Ama sorun bu değil. AKP’i yani İslami duyarlığı fazla bir adayın o makama gelmesi, kendisine ‘ memleketin uyanık güçleri’ adını takmış bazı bürokratik güçlerce istenmiyor - tabii bunların başını silahlı bürokrasi çekiyor-
Bu güçler ellerindeki iktidar gücünü, olanaklarını ve ülke yönetimine müdahale imkanlarını kaybetmemek adına memleketi sürekli bir gerginliğe mahkum ediyorlar.
Aslında mesele iktidar meselesi.
AKP’li bir adayın cumhurbaşkanı olması ya da olmaması çok da önemli değil.
Ama bu ortamda laiklik meselesi de kullanılan çok önemli bir gerekçe olunca bu iki meseleyi birbiryle irtibatlandırarak, “laiklik elden gidiyor, bir AKP’li Köşk’e çıkarsa Türkiye tümden dinci bir iktidarın eline düşecek” propagandası işi enine boyuna düşünemiyen bazı kesimleri rahatça etkileyebiliyor.
Bu arada Türkiye’nin yıllardır çözülmemiş, bu güçler tarafından çözülmesine izin verilmemiş diğer meseleleri de her zaman Türkiye’nin başına işler açmaya devam ediyor.
Kıbrıs, Ermeni katliamı, Kürt mesele, Kuzey Irak vesaire meseleler.
dikkat ederseniz bunların çözümü yolunda ne zaman bir adım atılmaya kalkılsa Türkiye’de beklenmedik bir takım gelişmeler ortaya çıkıyor, cinayetler, patlamalar, toplumsal olaylar birbir peşi sıra meydana geliyor.
Hiçbir şey olmasa bazı olaylar vesile edilerek “Vatan elden gidiyor, memleket bölünecek, herkes Türkiye’ye düşman” söylemleri ile ortalık geriliyor.
Hiç birşey yapılmasa linç eylemleri ile ifade özgürlüğünü kullanmak isteyen insanların canlarına kastediliyor.
Aydınlar, yazarlar, bilim insanları başta 301’inci madde gibi faşist yasa maddeleri ile mahkemelere sürükleniyor, devletin mahkemelerinde faşist güçlerin saldırılarına ve hakaretlerine maruz bırakılıyor ve yıldırılmaları, sindirilmeleri için cadi avları düzenleniyor. Bunlarf yapılurken de devletin güvenlik güçleri seyirci kalıyor ya da saldırganlara yardımcı oluyor.
Bu genel bir durum.
Bir de özel tarihler var. Mart ayı bu özel zamanlardan biri.
Her yıl Mart ayı öncesinde insanlar daha bir korkutulmaya çalışılır. 8 mart Kadınlar Günü dahil olmak üzere 12 Gazi Olaylarının yıldönümü ve tabii en önemlisi 21 Mart Nevroz Bayramı için çok önceden uyarılar hatta yetkililer tarafından tehdit içeren açıklamalar yapılır.
Amaç iansanların bu kutlamalara katılımını enegellemektir.
Çünkü yıgınsal gösteriler sonunda rejimin baskıcı uygulamalarına karşı bir protesto gösterisine dönüşebilir. Nitekim dönüşmektedir de.
İşte bu lardan çok korkulur. Bu nedenle mart ayı bir kabus ayı olarak ilan edilir.
Şimdi bunların yasıra Mart ayının, Nisan ayında Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinin başlayacağı düşünülerek ekstra önemli bir ay durumundadır.
Devletin çeşitli şekillerde desteklediği millici, milliyetçi, Atatürkçü örgütler, güçler Mart ayında AKP’ye karşı, AKP’yi cumurbaşkanlığına aday göstermemesi amacıyla yıldırmak amaçlı gösterilere başlayacaklarını açıkladılar.
Sokaklara barikatlar kurmaktan, Meclis’i abluka altına almaktan söz edenler bile var.
Bu demektir ki bazı güçler bir AKP adayının ya da Başbakan Edoğan’ın cumhurbaşkanı seçmemesini engellemek bahasına memleketin bir kaosa sürüklemeyi göze almış durumdalar.
Tabii böyle bir ortamda bazı odakların da olağanüstü hali hatta sıkıyönetimi bile gündeme getirmesi söz konuı olabiir.
Böylece Erdoğan’ın ve AKP’nin geriletileceği ve hatta iktidardam düşürüleceği hesap
ediliyor.
Bu pis ve kanlı olma ihtimali olan oyun tutar mı? Tutmaması lazım.
Ama şurası çok önemli. Bu güçler, ellerindeki iktidar olanaklarını, erki, gücü her neyse kaybetmemek adına demek ki herşeyi göze alabilecek durumdalar.
Ama buna rağmen ben bu oyunun sökmeyeceğine inanıyorum.
|